#şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#şiir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Şiir: Beşinci Mevsim


Düştü can evime dördüncü cemre
Dünyayı üçüncü gözümle gördüm.
Dört yüz seksen beş gün çekti bir sene
On altıncı aya takvimsiz girdim.

Aynalara baktım korku gösterdi
Saatler her sabah kırkı gösterdi
Namlular, nişanlar Türk'ü gösterdi
Hayatım boyunca hedefte durdum.

Gül sundum yediler, koklamadılar
Armağan can verdim saklamadılar
Gittim... gelir diye beklemediler
Kaybolan gölgemi yollara sordum.

Getirdim yanıma ay'ı bir karış
Ölçtüm ki dağların boyu bir karış
Şehiri bir adım, köyü bir karış
Damlada denizdir en küçük derdim.

Savurdum, eledim, seçtim zamanı
Yaprak yaprak, tel tel açtım zamanı
Haftada üç asır geçtim zamanı
Nereye gittimse zamansız vardım.

Yırtıldı ruhlara çizdiğim resim
Yazık, kulaklara sığmadı sesim
Yaşadığım şimdi beşinci mevsim
Çağın çilesini sırtıma sardım.

Abdurrahim Karakoç

Şiir: Dün Gece

Dün gece ne kadar güzeldi âlem,
Göklerin şanlı mehtâbı vardı.
Sevdânın topraktan taştığı bu dem,
Günâh-ı aşkın da sevabı vardı.

Dağlar birbirine yaslanıyordu,
Kuşlar çiçeklere sesleniyordu,
Tabiat gizlice süsleniyordu,
Eşyada vuslatın serâbı vardı.

Gönlümü göklere açmak istedim,
Dağları bağrımda koçmak istedim,
Mehtâbı doyası içmek istedim,
Nûrunda sevginin şarabı vardı.

"O"nu duydum öten kuşun sesinde,
"O"nu gördüm göğün mor çehresinde,
Eczâ-yi hilkatin her zerresinde,
Mecnun’un Leylâ’ya hitabı vardı.

Kâinat aşk ile gelmişti dile,
Bülbül şiir okuyordu bir gonca güle, 
Rüzgârın hıçkıran sesinde bile
Sevdanın nağme-i rebâbı vardı.

Bitmeyen yolların oldum yoldaşı,
Dinledim uzaktan mûnis bir kuşu,
Benimle konuştu ayın on beşi,
Sandımki bana bir itâbı (*) vardı.

Gözlerim esrâr-ı hüsn ile şaşkın,
Dolaştım pür-sükûn, bi-huzur, coşkun;
Gönlümde ezeli, lâyemut (*) aşkın,
Husûf (*) kabul etmez mehtâbı vardı.

Gönlümde güneşler ve aylar battı,
Yıldızlar derdime yeni dert kattı.
Rüzgârlar otlara beni anlattı,
Her şeyin neşve-i şebâbı (*) vardı.

Dün gece tabiat nasıl vakurdu
Allah'ın da nabzı aşk ile vurdu…
Yollarda bir garip dolaştı, durdu,
Elinde sevdânın kitabı vardı.

Hüseyin Nihal Atsız
( 1905 - 1975 )

(*) İtâb: azarlamak

(*) Lâyemut: ölümsüz

(*) Husûf: ay tutulması

(*) Neşve-i şebâb: gençlik neşesi

Şiir: Bir Kitabın Sayfaları


Baktım rüzgârsın sen
Baktım çamaşır ipini zorluyorsun
Hepimizin derdi güzel yaşlanmak sevgilim
Baktım bir kitabın sayfalarını çeviriyorsun
Ayağına terlik giy
Bildiğimiz şeylerin taşında yalınayak geziyorsun

Biz satranç oyuncusuyuz sevgilim
Üzerimizde kara bir leke biz satranç oyuncusuyuz
İnanmıyoruz ceketlere düğmelere
İnanmıyoruz takvimleri savurarak gelen geleceğe
İşte yitirdik bütün taşlarımızı darmadağınık oyun tahtası
Bir tek şahımız duruyor sevgilim, o da evli, iki çocuk babası

Kelimeler önümüze çıkıyor sevgilim
Uykumuzu bölüyor buradan çocukluğumuza kadar
Buradan çocukluğumuza kadar bir telaş
İçi boş kuşları kovalıyoruz ve bir sebep arıyoruz
Herkese küsmek için
Hemen o cumartesi buluyoruz, hemen o pazar

Yaşamak çukur yerlere doluyor diyorlar
Bu yüzden yıkıntıya dönüşse de yaşıyormuş insan
Ama hep yıkıldığımız yeter sevgilim, biraz da kekik toplayalım
Kıymetini bilmediğimiz şeyler var.

Yaşamak bir at gibi huysuzlanıyor kapımızda sevgilim
Geçen günlere üzüldük tamam yola düşelim
Düşünelim: başka günlerin duvarı daha sağlam
Düşünelim: başka günlerin sokağı daha neşeli
Başka evlerin kadınları erkekleri tam bir kahraman
Tül perdeler uçuşurken başka evlerin pencerelerinde
Bizi bir kitabın sayfaları arasında kurutuyor zaman

Ama baktım sen rüzgârsın
Kitapları bir başından bir sonundan okuyorsun
Başucunda bir bardak su
Beni başucumda bir bardak su gibi avutuyorsun.

Barış Bıçakçı

Nasıl da içime işledi bu şiir... Nasıl da avuttu bir bardak su gibi. Yaşamak, farkında olmaktır; kendinin, etrafında olan bitenin farkına varmak.. Çoğumuz yaşarken farkına varamıyoruz ne yazık ki, olan bitenin.. Bi' koşturmacadır alıp başını gidiyor. Zaman hızla akıp geçiyor.. Yaşamak bir at gibi huysuzlanıyor kapımızda.. Başka hayatları merak ediyoruz hep, başka pencerelerin ardında olup biteni.. Oysa dönsek kendimize, kendi yaşantımıza.. Kıymetini bilmediğimiz şeyler var... göreceğiz.

Şiir: Bir Hazin Uzaklık


Çocukların uçurtmalarına benziyorsun
Biliyor musun...
Rüzgârı hiç dinmeyen bir mavilikte
Güneşli sular gibi gülümsüyor yüzün.
Ve ben çok aşağılarda
Katı ülkesinde toprağın
Tutulmuş heyecanına
Titreyerek izliyorum süzülüşünü...

Bir hazin hızla uzaklaşıyor her şey...

Şükrü Erbaş/Kimliksik Değişim

Verâ

Şiir: Bütün Türk Gençliğine


Yer bulmasın gönlünde ne ihtiras, ne haset.
Sen bütün varlığınla yurdumuzun malısın.
Sen bir insan değilsin; ne kemiksin ne de et;
Tunçtan bir heykel gibi ebedi kalmalısın.

Istırab çek inleme... ses çıkarmadan aşın.
Bir damlacık aksa da bir acizdir gözyaşın;
Yarı yolda ölse de en yürekten yoldaşın,
Tek başına dileğe doğru at salmalısın.

Ezilmekten çekinme... Gerilemekten sakın!
İradenle olmalı bütün uzaklar yakın,
Dolu dizgin yaparken ülküne doğru akın,
Ateşe atılmalı, denize dalmalısın.

Ölümlerden sakınma, meyus olmaktan utan!
Bir kere düşün nedir seni dünyada tutan?
Mefkûresinden başka her varlığı unutan,
Kahramanlar gibi sen ebedî kalmalısın.

II.

Sen ne elde ve dilde gezen billur bir sağrak,
Ne de sıska bir göğse takılan bir çiçeksin;
senin de bu dünyada nasibin var savaşmak!...
Kayalarla güreşip dağlarda öleceksin.

Yoldaşlık ederekten gökte güneşle, ayla,
Aşarsın tepe, ırmak; yürürsün ova, yayla...
Hayata ne biçimde geldinse bir borayla
Daha sert bir kasırga içinde biteceksin.

KIZIL ELMA uğruna kılıç çekince kından,
Bahtiyarlık denen şey artık geçmez yakından.
Mesut olup gülmeyi sök, çıkar hatırından.
Belki öldükten sonra bir parça güleceksin.

Yüz paralık kurşunla gider 'HAYAT' dediğin;
'Tanrı yolu' uzaktır; erken kalk sıkı giyin.
Yazık, bütün ömrünce o kadar özlediğin
Güzel Kızıl Elma'na varmadan öleceksin.

III.

Belki bir gün çöllerde kaybedersin eşini,
Belki bir gün ağlarsın kaçtı diye karına.
Işıksız kulübende boranın esişini
Dinleyerek çıkarsın bir ümitsiz yarına.

Gün olur ki mertliğin uğrar kahpe bir hınca;
Namert bir el arkandan seni vurur kadınca;
Bir gün sabrın tükenir... Silahını kapınca
haykırarak çıkarsın yurdunun dağlarına...

Hayatın kamçısıyla sızar derinden kanlar,
Senin büyük derdinden başkaları ne anlar?
Vicdanını 'Paris'e, 'Moskova'ya satanlar,
Küfür diye bakarlar senin dualarına.

Hey arkadaş!... Bu yolda ben de coşkun bir selim,
Beraberiz seninle, işte elinde elim,
Seninle bu hayatın gel beraber gülelim,
Ölümüne, gamına, tipisine, karına...

IV.

Atandan kalmış olan kılıcı iyi bile,
Onu bütün gücünle vuracaksın çağında.
Savaş... Bunun tadını ey Türk sen bulamazsın,
Ne sevgili yanında, ne baba ocağında...

Savaşmaktan kaçınır, kim varsa alnı kara,
Kan dökmeyi bilenler hükmeder topraklara...
Kazanmanın sırrını bilmiyorsan git, ara
'Çanakkale'ufkunda, 'Sakarya' toprağında.

Siyasette muhabbet... Hepsi yalan, palavra...
Doğru sözü 'Kül Tegin' kitabesinde ara...
Lenin'den bahsederse karşında bir maskara,
Bir tebessüm belirsin sadece dudağında.

Yatağında ölmeyi hatırından sök, çıkar! 
Döşeğin kara toprak, yorganındır belki kar...
Sen gurbette kalırsan, ben ölürsem ne çıkar?
Ruhlarımız buluşur elbet 'Tanrıdağı'nda...

V.

Mukadderat isterse seni yoldan çevirsin,
Sen hele bu yollarda yıpranarak aşın da,
Varsın bütün ömrümce bir an nasip olmasın,
Yorgunluğu gidermek serin bir su başında.

Bir gülüşten ne çıkar, ne çıkar ağlamaktan?
Kullar kancıklık eder, bela bulursun Hak'tan.
Gün olur ki bir yudum su ararsın bataktan,
Gün olur ki bir tutam tuz bulunmaz aşında.

Istırabı kanına kat da göz kırpmadan iç!
Varsın gülsün ardından, ne çıkar bir iki piç...
Bu varlık dünyasında yalnız senin hiç mi hiç,
Bir şeyin olmayacak hatta mezar taşında...


''Savaşçı'', Berk Oktay'ın sesinden..

Her dizesinde bir anlam.. Vâr olsun Atsız Atam.

Eylül'de Divit Kalem Dergi'deyiz: Ruhum Sonbahar


Genco Erkal temalı 12. sayısı ile Eylül ayında Divit Kalem Dergi'deyiz..  


Yazmak bir ihtiyaç.. Kalemin içinden çıkan girdaplarla boğuşmak, gecelerce yazıp fikirlerini paylaşmak büyük tesiri olan bir ihtiyaç.. Esenlikle kalın..

Şiir: Bâkî Kalan Övünsün

                             

Bâkî Kalan Övünsün

İster ihtiyâr ol ister nevcivân
Bu dünyada bâkî kalan övünsün   
Meraksız fikirsiz gamsız her zaman
Bir ömür şâd olup gülen övünsün.


Müddet ki Hazreti Âdem'den beri
Okunmaz defteri bilinmez sırrı
Bu dünyadan geçti nice bin biri
Ahretten dünyaya gelen övünsün.


Şenlik der ki dünya fanîdir fanî
İskender Zülkarneyn Süleyman hani
Ecel pazarından kurtaran canı
Azrail'den mühlet alan övünsün.

Şiir: Âşık Şenlik
Beste: Uğur Işılak

Ne güzel anlatmış Âşık Şenlik.. Allah rahmet eylesin.. Dünyada ne olmuş, ne bitmiş umrunda olmayan; dünya yansa içinde bir deste otu olmayan, meraksız, fikirsiz, umarsız insanlar övünsün dursun.. Mehmet Âkif'in dediği gibi: ''Gamsız insanlara eğlence gelirmiş yaşamak./Yüreğin hisli mi işkencedesin talihe bak.''


Konup göçmek midir yâhud yeyip içmek midir matlûb
Taharrî eylemek yok mu niçin meydana geldik biz

(İstenen şey, konup göçmek midir yiyip içmek midir?
Aramak, araştırmak yok mudur? Biz dünyaya niçin geldik?) /Yozgatlı Fennî

Dünya denilen yer zevk ve sefa yeri değildir.. Bir yerlerde acı çeken, zulüm gören insanlar var. İnsan farkında olmalı bazı şeylerin.. Çevresinde olup bitenlere duyarsız kalmamalı.. 

Şiir: Emperyal Oteli

İstanbul-Büyük Ada: Hacopoulo Köşkü,
nâm-ı diğer Emperyal Oteli

Emperyal Oteli

Ben hiç böylesini görmemiştim
vurdun kanıma girdin itirazım var
sımsıcak bir merhaba diyecektim
başımı usulca dizine koyacaktım
dört gün dört gece susacaktım
yağmur sönecekti yanacaktı
sameland seferden dönecekti
duvardaki saat duracaktı
kalbim kendiliğinden duracaktı
ben hiç böylesini görmemiştim
vurdun kanıma girdin itirazım var

emperyal oteli'nde bu sonbahar
bu camların nokta nokta hüznü
bu bizim berhava olmuşluğumuz
bir nokta bir hat kalmışlığımız
bu rezil bu çarşamba günü
intihar etmiş kötümser yapraklar
öksürüklü aksırıklı bu takvim
ben hiç böylesini görmemiştim
vurdun kanıma girdin itirazım var

sesleri liman sislerinde boğulur
gemiler yorgun ve uykuludur
sabahtır saat beş buçuktur
sen kollarımın arasındasın
onlar gibi değilsin sen başkasın
bu senin gözlerin gibisi yoktur
adamın rüyasına rüyasına sokulur
aklının içinde siyah bir vapur 
kıvranır insaf nedir bilmez

otelin penceresinde duracaktın
şehri karanlıkta görecektin
karanlıkta yağmuru görecektin
saçların ıslanacak ıslanacaktı
kış geceleri gibi uzun uzun
tek damla gözyaşı dökmeksizin
maria dolores ağlayacaktı
istanbul'u yağmur tutacaktı
bütün bir gün iş arayacaktım
sana bir türkü getirecektim
kulaklarımız çınlayacaktı

emperyal oteli'nin resmini çektim
akşam saçaklarından damlıyordu
kapısında durmanı söylemiştim
yüzün zambaklara benziyordu
cumhuriyet bahçesi'nde  insanlar geziyordu
tepebaşı'ndaki küçük yahudiler
asmalımescit'teki rum kemancı
böyle rüzgarsız kalmışlığımız
bu bizim çektiğimiz sancı
el ele tutuşmuş geziyordu
gazeteler cinayeti yazıyordu
haliç'e bir avuç kan dökülmüştü

emperyal oteli'nde üç gece kaldık
fazlasına paramız yetmiyordu
gözlerin gözlerimden gitmiyordu
dördüncü gece sokakta kaldık
karanlık bir türlü bitmiyordu
sirkeci garı'nda sabahladık
bilen bilmeyen bizi ayıpladı
halbuki kimlere kimlere başvurmadık
hiçbiri yüzümüze bakmıyordu
hiç kimse elimizden tutmuyordu
ben hiç böylesini görmemiştim
vurdun kanıma girdin kabulümsün

Attila İlhan
...
Şiire ad olan Emperyal Oteli; İstanbul Büyükada'da, Çankaya Caddesinde yer alan kârgir binadır. 19. yüzyılın başında inşa edilmiştir. Bir zamanlar İstanbul'un tanınmış Rum zenginlerinden banker Kiryako Hacopoulo'un mülkiyetidir. Hacopoulos'un ülkeyi terk etmesi üzerine köşk hazineye intikal etmiş, Murat Pinyatoğlu tarafından satın alınmıştır. Ancak I. Dünya Savaşı'ndan sonra tekrar hazineye geçen köşk, İstanbul'un işgal yıllarında ''Büyük Emperyal Oteli'' adı ile otel olarak kullanılmıştır. (1919-1923) Büyük bir bahçe ortasında yer alan yapı, Cumhuriyet'in ilanından sonra da Hükümet Konağı olarak kullanılmaya başlanmış, devamlı onarım görmüştür. (Yararlanılan Kaynak: Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, M. Baha Tanman) Tarihî köşkün Şubat 2021'de başlayan restorasyon çalışmalarının ardından müze olarak ziyarete açılacağı duyuruldu. 

      

Attila İlhan'ın kendi sesinden: https://www.youtube.com/watch?v=kjnzWzNRLcQ
Tutunamayanlar karşılaşma sahnesi: https://www.youtube.com/watch?v=51CViZMchIE
Şiire gönül verenlere, selâm olsun..

@müverriheninkaleminden

Şiir: Kuşlu Gazel


Koyup zarfın içine, üstünü acıyla pulladım
Sana bir sevinçlik menevişli kuş yolladım

Son kuşlarımdı bunlar, dedim telef olmasın
Geçti artık göğsümde kuş barınmaz anladım

Esti rüzgâr bozuk bozuk, örselendi yüreğim
Eksik gedik ne varsa ezberden tamamladım

Ben de sönen şavkıması sürsün diye yaşamın
Bu kuşları senin için gözlerimde sakladım.

Kim sürmüş Altıok Metin, dünyanın sefasını
Kirletilmiş bir zamanı yürürken adım adım

Şiir: Metin Altıok
Müzik: Mazlum Çimen
...
Yâdıma düştü ♡
Bazen bazı şeylerin üzerine çok şey söylenmez, dönüp dönüp okursun, dinlersin; her dizesine, her kelimesine vurulursun.. Defalarca hiç bıkmadan dinlediğim.. Yaraların içinde gizli bir sevinç barındığını anlatmış sanki.. ✿

''Öyle ki, bazen kuş mahpus olmaz da kafesini (göğsünü) mahpus eder kendine. İşte bu şiir mahpus olmuş kafeslerin kuşlara gazelidir.''

Biz fark etmesek de bastırdığımız duyguları bir bir gönül zarfına koyup üstünü acıyla pulluyoruz ve o duyguların bu zarfta çetelesi tutuluyor.. İnsanız şunun şurasında, hissediyoruz.. hissettiğimiz ölçüde insanız.. Madımak kurbanlarından Metin Altıok'a rahmet olsun.. Sen nasıl bir şairsin, her dizesiyle içimi okuyan..

Kuşlu Gazel demişken bir terennüm bırakalım şuraya..     
Fotoğraftaki kuşlara dokununca tek tek seslerini dinliyorsunuz..  
https://coneixelriu.museudelter.cat/ocells.php

Yüreğimizdeki kuşlar hiç susmasın, hep ötsün içimizde.. 
Umutlarımızsa hep yeşil kalsın.. 

@müverriheninkaleminden

Şiir: Ihlamurlar Çiçek Açtığı Zaman


I.
Dilimde sabah keyfiyle yeni bir umut türküsü
Kar yağmış dağlara bozulmamış ütüsü
Rahvan atlar gibi ırgalanan gökyüzü
Gözlerimi kamaştırsa da geleceğim sana
Şimdilik bağlayıcı bir takvim sorma bana
- Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

Ay, şafağa yakın bir mum gibi erimeden
Dağlar çivilendikleri yerde çürümeden
Bebekler hayta hayta yürümeden
Geleceğim diyorum, geleceğim sana
Ne olur kesin bir takvim sorma bana
- Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

Beklesen de olur, beklemesen de
Ben bir gök kuruşum sırmalı kesende
Gecesi uzun süren karlar-buzlar ülkesinde
Hangi ses yürekten çağırır beni sana
Geleceğim diyorum, takvim sorma bana
- Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

Bu şiir böyle doğarken dost elin elimdeydi
Sen bir zümrüd-ü ankaydın elim tüylerine değdi
Sevda duvarını aştım, sendeki bu tılsım neydi?
Başka bir gezegende de olsam dönüşüm hep sana
Kesin bir belirtemem, n'olur takvim sorma bana
- Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

Eski dikişler sökülür de kanama başlarsa yeniden
Yaralarıma en acı tütünleri basacağım ben
Yeter ki bir çağır beni çiçeklendiğin yerden
Gemileri yaksalar da geleceğim sana
On iki ayın birisinde, kesin takvim sorma bana
- Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

Bak işte, notalar karıştı, ezgiler muhalif
Hava kurşun gibi ağır, yağmursa arsız
Ey benim alfabemdeki kadîm Elif
Ne güzellik, ne de tat var baharsız
Güzellikleri yaşamak için geleceğim sana
Geleceğim diyorum, biraz mühlet ver bana
- Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

Ihlamurlar çiçek açtığı zaman
Ben güneş gibi gireceğim her dar kapıdan
Kimseye uğramam ben sana uğramadan
Kavlime sâdıkım, sâdıkım sana
Takvim sorup hudut çizdirme bana
Ben sana çiçeklerle geleceğim
- Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

II.

Bilirsin ki burada değilim artık
 Ihlamurlar çiçek açtığı zaman
Gelir benim yüreğimde toplanır
Dağlanır üstünden sıyrılan duman.
Bir yanım mosmordur, bir yanım beyaz,
Bir yanım karakış, bir yanım ilkyaz.
Can evime bakışların saplanır;
- Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

Ihlamurlar çiçek açtığı zaman;
 Ne sen gurbetçisin, ne ben sılacı.
Senden gayrısına bakmak mümkün mü;
Gözlerini esir alan dağlardan.
Kapımı üç defa çalan postacı
''Adresinde yok!'' diye notlar düşer,
Eski adresinde bir hüzün eser;
- Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

Eski adresimse kurumuş bir gül,
Gizemli bir ıtır, domur domur kan,
Yaba yaba yelde savrulur gönül,
Firkatli turnalar geçer uzaktan.
Dalgınlığım debimetre tanımaz,
Başım çarpar bir gemi bordasına
Düşerim bir girdabın ortasına
- Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

Birden bezeklenir sevda haritam,
Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.
Lâleler toplarım ben tutam tutam,
Bizim için çalar kıvrak bir keman.
Gök papatya, yer ise lâle bahçesi,
Aşka ışık dokur kuşların sesi.
Seninle hep aynı yerde oluruz;
Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

Kumaşı eprimiş üç mevsim geçer,
İlkyazla uyanır derin uyuyan.
Tan sesine cıvıldaşır serçeler,
Sevdadır alnıma namlu dayayan.
Havuzuma ay ışığı dökülür.
Bilirsin ki burada değilim artık,
Ruhum yağmur yağmur göğe çekilir;
Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

Gülde çiy damlası... buzum sırçayım;
Güneşe çarpınca param-parçayım.
Bir Emirgân'dayım, bir Kanlıca'da,
Şehir bir hançerken kan burgacında.
Mekâna sığar mı bu dolu yürek?
Bu sevda çeşmesi, bu deli yürek.
Baylanır, beklerken baygın düşerim;
Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

III.

Saçlarına pütür pütür yapışmış,
Gözlerinin rengi ile sıvanmış
Bir avuç kuru çiçek topladım.
Kırılıp dökülmesinler diye
Sevgiyle, özenle tek tek topladım.
Yürek fideledim zamana ve mekâna,
Hasat vakti geldi yürek topladım.
Belli ki bu yıl da vuslat gecikecek
Aşıdır, serumdur, besindir her umut,
Ey sevgili umudunu diri tut.
Bedenim hür değil, mühlet ver bana,
Er veya geç çıkıp geleceğim sana;
- Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

Mevsimi geçiyormuş, geçsin varsın,
Hep böyle dönüyor zaman tekeri.
Biri gider, biri gelir mevsimlerin,
Sonsuzluğu, diri aşklarla kucaklarsın.
Acılardan damıtırsın şekeri,
Sabrı da güzel olur çeyizi hazır kızların.
En ışıltılı çağında yıldızların
Kaç bıldır öteden göz kırpar bana,
Her umut bir yoldaş, her dert âşina.
Sorma ıhlamurlar ne zaman çiçek açar
Beni güneşin ortasında atsalar da
Yanarım, pişerim, gelirim sana;
- Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

Bahaeddin Karakoç

Vuslatı bir çiçeğin açışına şahit kılmak.. ne ümitli bir bekleyiş.. Şair şiirinde takvim, saat vermiyor; o efsaneleşen zaman dilimine dikkat çekiyor: ıhlamurlar çiçek açtığı zaman.. Bilir misiniz, şair neden ıhlamurların çiçek açma vaktine dikkat çekmiş? Çünkü ıhlamurlar en geç çiçek açmasıyla bilinir. ''Kimseye uğramam ben sana uğramadan/Kavlime sâdıkım, sâdıkım sana.'' diyor. Sırf bu yüzden bekler insan. Budur her acıyı tahammül kılan. Şiir mi konuşuyor, yoksa şair mi şiir olup yüreğe sesleniyor; biraz hasret, biraz hüsran kokan bir şiir bu şiir.

Peki ıhlamur hakkında ne biliyoruz? Ihlamur, Haziran ve Temmuz aylarında açan sarımsı çiçekleriyle etrafa hoş koku yayan bir ağaçtır. Fotoğraflarda gördüğünüz üzere, kokusunu içime çeke çeke sevgiyle, özenle bizzat kendim topladım, tek tek. (06. 06. 2021) Sarkık demetler halinde sarımsı ve beyazımsı renklerde açan bu çiçekler toplanıp kurutuluyor, çay olarak tüketiliyor biliyorsunuz. Hani şu kış aylarımızın vazgeçilmezi.. Boğazı yumuşatmak ve gribi önlemek gibi güçleri, sakinleştirici etkisi de var. Çiçek açan türüne dişi, açmayan türüne erkek ıhlamur deniyormuş. 

Karakoç, son dizelerine doğru ''Sorma ıhlamurlar ne zaman çiçek açar.'' derken ne vakit geleceğini kendisi de kestiremez aslında.. Ama nahif insan sonuçta, gelmeyeceğim, dememiş, ''ıhlamurlar çiçek açtığı zaman'' demiş. Bu bakımdan bekleyene umut veren, 'acaba şair ıhlamurlar çiçek açtığında bekleyenine gitti mi?' diye düşündürüyor şiir. 
Rahmet olsun şairimize..
Umutla suladım gönül bahçemi
Ne ıhlamurlar çiçek açtı, ne beklenen gemi geldi, ne sen..
İnsan en çok bekleyişleri biriktiriyor içinde,
Beklemeyi sevmişiz, yitenlere aldırmadan..
Mevzu ne ıhlamur, ne gemi, ne sen...


@müverriheninkaleminden