#anılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#anılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Gezi Notları: Ağlayan Kaya


Ağlayan Kaya Şelalesi, diğer adıyla Yeşildere veya Sakızcılar Asmaaltı Şelalesi; Denizli'nin en çok ziyaret edilen yerleşim yerlerinden biri.. Alabalık ve kümes hayvanlarının yetiştirildiği, şehrin kalabalığından yeşilin huzuruna kaçmak isteyenlerin tercih ettiği bir yer. Buraya gelenleri tek bir işletme karşılıyor: Hocanın Yeri. Tesis, yıllardır Ağlayan Kaya ile özdeşleşmiş durumda. Bilindik ve duyulduk bir yer. Merkeze yaklaşık 35 km. uzaklıkta yer alan şelale, Çal ilçesinin Sakızcılar Köyü'nde serin, yeşil, çınar ağaçlarıyla kaplı güzel bir yer.


''Ağlayan Kaya'' denmesinin sebebi, bölgede Yeşildere Şelalesi'nin ağlayan bir kayayı andıran doğal güzelliği meydana getirmiş olması. Öyle mitiolojik bir hikâye beklemeyin yani.. Gelenleri temiz bir tesis ve doğa manzarası karşılıyor. Bölgede yıllar önce kurulan tesis, doğal mimarisi sayesinde yeşille dost bir mekân hâline gelmiş. Tesiste çok özel hazırlanmış konaklama ve dinlenme yerleri var. Ailece veya arkadaş çevresiyle oturabileceğiniz ayrı bölümler yapılmış. Alabalıkların bulunduğu havuzları gezdikten sonra buralarda dinlenmenin keyfini çıkarıyorsunuz. Ziyaretçiler, yazın sıcağında buraya serinlemek için geliyor, burada üretilen alabalıkların da tadına bakıyorlar. 


Doğayı ve sadeliği sevenler için mükemmel bir yer diyebilirim.. Bir yorgunluk kahvesi eşliğinde huzuru dinleyebileyeceğiniz, doğayı izleyerek hayallere dalabileceğiniz bir yer.. Denizli'de gezilecek yerler listesindeki bu doğal güzellik, temiz havayı teneffüs etmek için büyük bir fırsat.

Gezi Notları: Atatürk Evi ve Etnografya Müzesi

Burası Mustafa Kemal Atatürk döneminde CHP Fırka Binası iken, günümüzde ise müzedir.

Eski CHP Fırka Binası olan müze

Yurduna, ocağına, dinine, büyüğüne bağlı saf ve temiz Anadolu çocukları.. Köyünde büyüklerinden dinlediği savaş başarılarıyla bir gün askere gideceğinin hayalini kurarmış Hüseyin Çavuş.. Çanakkale'de savaşan, Filistin'de başarılar gösteren Çallı Hüseyin Çavuş.. Aldığı yaranın tedavisinden sonra Galiçya'da Ruslarla boğuşmuştur. Ruhu şâd olsun.

Çallı Hüseyin Çavuş


Şu dantel örtünün zarafetine bakın.. Kim bilir bu müzeyi kaçıncı gezişim.. bu sefer anneme de göstermek istedim. Müzedeki eşyalar tanıdık gelince başladı gençlik anılarını anlatmaya.. Eskilerin anlamı zaman içinde eriyip kaybolsa da, yeni kuşaklar bu değerlere anlamsızca baksa da kıymetlerinden hiçbir şey kaybolmuş değil.. ''Kimlik'' dediğimiz şey, tarih ve kültürümüzü inşâ edenler kadar, bu değerlere sahip çıkmakta gizli.


Dönemine göre yerel kıyafet ve ev tekstili işlemelerine baktığımızda Denizli'nin antik çağlardan bu yana tekstil merkezi konumunu sürdürdüğünü görürüz. Tekstil, insanlık tarihinde son derece önemli bir buluştur.

Mankene giydirilmiş ipekten keten dokuma cepken ve şalvar.. Önü nervürlü, arkası pileli cepken, dönemin tekstili hakkında bize bilgi veriyor. Manşet ve şalvarda sim ve sırmadan işlenmiş motifler göze çarpıyor.



Kadife dokumadan pul işlemeli ocak örtüsü,.. Köydeki evlerimizde hâlen vardır bu ocaklardan. Kullanılmadığı zamanlarda işlemeli örtülerle kapatılır. O örtüler de şimdi sandık bekliyor :(
Neyse ki var bi' hayalimiz, antika koleksiyonuma ekledikçe ekliyorum.

Atlas kumaştan Denizli sancağı

Denizli'de Millî Mücadeleyi başlatan Müftü Ahmet Hulusi Efendi'nin, altında halkı cihâda davet ettiği sancak.. İşlemesinde imparatorluk arması, ay-yıldız ve Osmanlı Türkçesi ile yazılı bir ibâre vardır. İbârede; ''Yaşasın Vatan'' ve ''Denizli Çarşısında Un Pazarı Baş Camii Şerifinde alay 67, tabur 2, 2 kurrasının yadigârıdır.'' ifadeleri yer alır.


Gâzi Paşa'nın Denizli'yi teşriflerinde esas kaldığı oda, aşağıdaki çalışma odasıdır. Dönemin Denizli halkı, çok sevdiği Atamızın gelişini tren istasyonunda iki gün önceden beklemeye başlamış yolunu. Onu dünya gözüyle görebilmek, sesini duyabilmek için civar il, köy, kasabadan yüzlerce insan coşkuyla akın etmiş şehre. Saygı ve rahmetle anıyorum..


Denizli tarihi ve kültürü hakkında fikir edinmek için yolunuz düşerse ziyaret edin.

Sonbahar'a Veda

Sonbahar sanattır, diğerleri mevsim. 


Ama bu dediğin diğer mevsimlere haksızlık değil mi ey şair..? ;) Aslı şudur:

Sonbahar sanat,
Kış istirahat,
İlkbahar yeniden hayat,
Yaz ise icraat..

Ah bu bendeki sonbahar sevdası... ♡
Her insan mevsiminin ruhunu içinde taşırmış.. 
Herkes hazan mevsimi demiş oysa.. Ne yani sararan yapraklar ağaçlardan dökülüyor, dalını terk ediyor diye doğa yas mı ilan ediyor kendine.. Doğa kendini yeniliyor, ilkbahara hazırlanıyor. Bunun için de dinlenmeli.. Kasımın son mısraları, sonbaharın son demlerindeyiz.. Dünya koşuşturmasının arasında etrafımıza, doğanın nasıl bir sanat eseri olduğunu görürüz.. 

                 


Mevsimler değişir, sen değişme ;) 
Bir ağaç bul, gölgesine seril.. Karşında çok güzel bir doğa manzarası.. Hani şu kıymetini bilinmeyen.. Doğayı dinle, kalbini dinle.. Huzuru uzakta aramaya gerek yok, huzur insanın içinde.. Kapat gözlerini.. Temiz havayı bolca içine çek. Hayal kurup o hayali o an yaşayan çocuklar gibi bir senaryo yaz kendine. Ve zihninde defalarca çekimini yap. Sonra aç gözlerini, yenilen.. Yeni rollerine hazırlan.. Kalk, silkelen.. Doğa gibi yenilen.. 

                                    

İşte hayat da böyle.. Shakespeare; ''Dünya bir sahnedir.'' derken neyi kastetti sizce? Dünyanın geçiciliğini mi? Evet, ama aynı zamanda tüm insanların hayattaki rollerinin değiştiğini de.. Dünyaya geldiğimizde anne ve babamızın çocuğu oluruz. Büyürüz kardeşimiz olur, abla veya abi oluruz. Okula başlarız, öğrenci oluruz. Sonrasında yetişkin olur çalışma hayatına atılırız. Üstümüzün çalışanı, astımızın amiri oluruz. Evlenir, anne-baba oluruz. Çocuğumuzun ilk öğretmeni oluruz. Teyze, hala, amca, yenge oluruz. Hayat boyunca bir rolden diğerine koşar, farklı isimlere sahip oluruz. Bazen de rollerimizin esiri oluruz; o rol benliğimizle özdeşleşir, o unvanla çağrılırız: Ali Bakkal, Kemal Usta, Örtmenim... Herkes kendi sahnesinin başrolüdür. Oysaki büründüğümüz bu roller de, hayatta bize eşlik eden diğer yan oyuncular da geçicidir. Her oyuncu birbirinin rolünü dengeler, yardım eder. İnsan en iyi kendisinin müttefikidir ve en çok da kendisinin düşmanı. Ola ki hayat bizi yordu, sakın isyan etmeyin. Belki de o an için büyük resmi göremiyoruzdur.. Olumsuz gibi görünen olaylar bizi bir üst seviyeye taşıyabilir. Niyettir asiolan.. 

                            

Bir Ekim Klâsiği: Kestane Hasadı


 Daldan tezgâha binbir emekle gelen kestanenin hikâyesi...

Kestanenin çırpılıp toplanması, kabuklarından arındılması ve sofralara gelene kadarki yolculuğu..

Tohumundan meyvesine sofranıza gelen yiyeceklerin yolculuğunu merak ettiniz mi hiç, yoksa sadece duyarsız bir tüketici misiniz? Her sene gazetelerin haber yaptığı ama insanların pahalı diye burun kıvırdığı, çiftçinin kazanç sağlayamadığı o ürünlerin ne zahmetle soframıza geldiğini düşünmek gerekir.

Kestane, kayıngiller ailesinden olan kestane ağacının meyvesidir. Üç kabuklu diyebiliriz. Dış kabuğu yeşil, sert, dikenli; çiğdemi parlak kahverengi, iç kabuğu da ince, tüylü, zar gibi.. Yılda bir kez olduğundan nazlıdır. Öncelikle, kestanenin zorlu bir hasat sürecinden geçtiğini söylemek isterim. Heyecanlı ve oldukça sıkıntılı bir süreç.. Çünkü kestane, diğer ürünlere göre toplaması en zor ve meşakkatli bir ürün.. Köyümüzde atadan dededen miras kalan, hattâ yaklaşık beş yüz yıllık kestane ağaçları bulunmakta. Ağaçların boyu çok uzun olduğu için herkes çırpmasını yapamıyor hâliyle. Hâl böyle olunca hasat, gerek köy içinden gerek dışarıdan gelen çırpıcı ve toplayıcılarla yapılıyor. Yüksek rakımdaki kestane ağaçlarının bulunduğu bahçelere çıkan üreticiler, dikenli kozalakla kaplı kestaneleri ağaçtan düşürüp daha sonra kozalaklarından ayırmak suretiyle iç ve dış pazara yetiştirmeye çalışıyor. Kestane hasadı Buldan'da Ekim ayının ortalarında başlayıp on beş yirmi gün sürüyor.



Bu zorlu süreçte işçiler bazen ağaçtan düşüp belini kırabiliyor, dalın çarpmasıyla gözünü kaybedebiliyor. Defalarca şahit olduğum üzere bu işin can güvenliği yok; sakat kalma, kör olma, hattâ ölüm riski var. Son derece maharet ve dikkat isteyen bir iş.. Hasat için erkekler ağaçların yüksekliğine göre, kadınlar ise toplama yevmiyesi alıyor; ancak can güvenliği olmadığı için üretici işçi bulmakta her sene sıkıntı yaşıyor. Çünkü dikenli kestanenin göze gelmesi sonucu kör olanlar bile var. Kestaneyi sürekli eğilerek topladıkları için bel ağrıları olabiliyor. Fakat üreticiler geçim kapısı olduğu için bu tehlikeleri göze alıyor. 


Kuraklık sebebiyle üreticiler elbette üründe verim kaybı yaşıyor.
Yüksek rakımlı yerler ve dağların kuzey yamaçlarında yetişme ortamı bulan kestane ağaçları Denizli (Buldan Alandız, Kurudere, Kaşıkçı, Yeniçam, Hasanbeyler ve Yayla köyleri) Aydın'da ormanlık alanlarda yoğun olarak yetişiyor. Ekolojik olarak kalitesi onaylanmış bu bölgeler organik kestane yetiştiriciliği için uygun bölgelerdir. Buldan kestane üretimi ülkemiz açısından önemli. Özellikle ormanlık arazilerde yetişen kestane, rutubetli ortamı bulduğu için kalitesi artmaktadır.

Sabahın ilk ışıklarıyla ağaçlardan çırpılarak düşürülen kestaneler selelere doldurularak çuvallara yerleştiriliyor. ''Sırıkçı''''silkici'' ya da ''çırpıcı'' adı verilen erkek işçiler, ellerine uzun sırıklar alarak 15-20 metre yükseklikteki ağaçlara çıkıyor. Çıktıkları bu ağaçta âdeta bir cambaz dikkatiyle dalların üzerinde tutunmaya çalışıyor ve sırıklarla kestaneleri yere düşürüyorlar. Ağaçlardaki kestanelerin tamamı yere düşürülünce devreye kadınlar giriyor. Dış yapısı dikenli olan kestaneyi eldiven giyerek toplayan kadınlarımız, bazen dik yamaçlarından bazen de dar yerlerden geçerek tek tek topluyor. Selelerle toplanan kozalaklar hararlara (büyük çuval) dolduruluyor. Bunun akabinde çuvallar dökülecek yere taşınıyor. Erkekler tarafından önceden hazırlanan ''kuzuluk'' denilen kuyulara boşaltılıp gömülür ve üzerleri eğrelti otları ile kapatılır. Dikenlerinin çürümesi için yaklaşık 1 ay boyunca sulanarak kuyularda bekletilen kestaneler, kendine has tat ve aromaya bu aşamada kavuşuyor. Böylece hem dikenli kabuğu çabuk ayrılıyor hem de daha lezzetli hâle geliyor. Sonra makine yardımıyla dış kabuğu ayıklanıp kalitesine göre sınıflandırılan kestaneler satışa hazır hale getiriliyor. 


Tırmanırlar ağaca, kenarı uçurum;
Kestaneler ağzın açmış hepsi bitirim.

''Hüznün makbul meyvesi'' derler kestaneye.. Nazlıdır, beğenmez dikenli kabuğunu. Kozasından sıyrılırken hemen burnu büyür de; atar kendini ağaçtan yere tane tane.. Soğukta sıcacık ısıtsa da elleri, fukaranın cebini yakar etiketi..

Kış aylarında insana soba özlemi çektirir.. Pazarda satıcıların ''Kestane kebaaap, yemesi sevaaap...'' nidâlarıyla bağırışlarını duyarsınız.. Bir zamanlar da mektuplarda ''Kestane kebap, acele cevap isterim.'' şeklinde ifadeler yer alırdı. Heyy gidi günler... Yerli Malı Haftası'nda çocukların okula getirdiği yurdumuz yiyeceğidir kestane.. Kestanenin ucundan kıyısından geçmeyenler için de sadece bir rengin adıdır; açık, koyu kestane rengi saçlar :D 
...

Geçen senelerde yoğun olduğum için yıllar sonra tekrar hasat yapmak nasip oldu. Köyümüzde imece usulü devam ettiğinden herkes birbirine yardım eder. Kozalaktan kendiliğinden çıkan kestane tanesine ''çiğdem'' diyoruz. Kestaneleri toplarken çiğdemleri ayırmak isteyenler, turfandasını yapmak isteyenler oluyor. Çocukluğundan beri altın arar gibi çiğdem ayıranlar bilir bu heyecanı. Ben de hevesle çiğdemleri ayırmak için kendime önlük dikmiştim, bulduğum çiğdemleri ceplere attım.

                  

Köyüne gidince halay çekmeyip fotoğraf çekenlerdenim.. Yerel kıyafetlerimle de gurur duyuyorum, hattâ beni öyle görenlerden övgü mesajları bile alıyorum. Gördüğüm güzellikleri fotoğraf ile ölümsüzleştirmeyi ve ânı kaydetmeyi seviyorum.. Hasat zamanı karşıma çıkan güzelliklerden bahsedeyim; sonbahar yağmuru, renk renk dökülen kuru yapraklar, annesini kaybetmiş soğukta üşüyen minik tosbik, yavrularını sırtında gezdiren devasa kurt örümceği, pırıl pırıl parlayan 'beni topla çayımı iç' diye gözüme bakan kuşburnuları... Sonbahar rüzgârı öyle bi' işledi ki içime kış gelmeden şifâyı da kaptım, iyi mi :)




Yüzlerce ailenin geçim kaynağı olan kestane üretiminde Türkiye, dünya üçüncüsü. Umarım ilerleyen yıllarda tarım desteğiyle çiftçinin işi kolaylaşır, yüzü güler. Kazasız belasız, bereketli, bol kazançlı bir sezon olması dileğiyle.. Kalın sağlıcakla..

13.10.2021


Özünü unutan kendini unutsun..


O zaman benden size gelsin.. Bu Kırım türküsünü müziğimize kazandırdığı için de Samida'ya koca bi alkış.. Dinlerken nasıl masum bi tebessüm oluşuyor insanın yüzünde, yürekleri okşuyor..

Son Düzenleme: 23.10.2022

Bir Eylül Klâsiği: Kışlıklar :)

Renklerin güzelliğine bakın ♡

                                             Bi küçük Eylül meselesi;
                             
Eylül ayı öyle hüzün ayı falan değil azizim... :D
Bitmeyen kışlıkların; salçaların, bulgurların, konservelerin, tarhanaların, kakların (meyve-sebze kurusu) ayıdır. Kışın hızla gelmesi, yetkililerin bu konuya acil el atması lâzım. Yeter daaa...

''Eylül'de gel'' derse, sakın gitme..!! Turşu, salça, salamura yaptıracak.. Zeytin toplatacak.. En iyisi Kasım'da git. :D

Edit: Şaka bi yana, bu mevsim hiç bitmesin.. ♡✿ 

Bir hocamızın şu sözünü hatırladım; elinden hiçbir iş gelmeyen kadın Türk kadını değildir, demişti. Yerden göğe hakkı var.. Annelerimiz ne marifetli değil mi, maşallah, ellerine sağlık :) El emeği, göz nûru, alın teri en çok bu toprakların kadınlarına hastır çünkü.. Kışlık konserveler bitince ben de rahat bir nefes aldım sonunda.. 

19.09.2021

Ruhumun Mevsimi Hoş Geldin..


''Eylül'ü takvimden bir ay zannedenler var.
Oysa Eylül;
Vuslatı mahşere kalmış
Bir hikâyenin adıdır.''

İçimdeki çocuğu bir yaş daha büyüttüm bugün... 
Dünyaya alışamamış, büyümeyen çocuklara armağan ediyorum...

Ruhum Sonbahar

Her insan, mevsiminin ruhunu taşırmış.
Eylül gibiyim..
Hüznüme umudumu katık etmişim..
Bir zamanlar çiçeğe duran dalından,
Gurbete düşmüş kuru yaprak misâli
Savrulmaktayım...
Hasretiyim, iflâh olmaz düşlerin..
Vuslata yazılmış baharlar biriktirdim gülüşlerimde..

İçimdeki büyümeyen çocuğu teselli ettim
Salıncaklar kurdum puslu dünyaya
Koştum yokuş aşağı uçmak hevesiyle..
Kırılsa da, incinse de yüreğim
Düşsem de kalkmayı öğrendim.
Zaferler topladım enkazlarımdan..

Hadi gökyüzüne kaldıralım başımızı,
Uzanalım sonsuz maviliklere
Göçebe kuşlara selâm edelim.. 
Vargit çiçeği toplayalım yaylalardan zehrine inat,
İlaç niyetine yaramıza sürelim.. 

Sen, ey sonbaharım;
Onulmaz yalnızlığım,
Bitmeyen telâşlarım,
Ve her dâim sabrımsın..

Tanıdığım ve âşinâ olduğum tüm kalplere;
Yüreğinize yüreğiyle gelenleri misafir edin..
Sevgiyle, muhabbetle.. 
15.09.2013

Toprak Ana: Kiraz Mevsimi ♡


Bir galât-ı meşhûr örneği daha... (Galât-ı meşhûr; bilmeyenler için 'herkesin doğru bildiği yanlış' demek.) Bursa'nın kirazıyla meşhur Uluabat ilçesinin eski adı Apolyont'muş. Elimizdeki değerlere sahip çıkmama alışkanlığımız sonucu Apolyont kirazı olmuş mu bize Napolyon :) Pazarcı esnafı Napolyon'u demek ki kırk yıllık ahbâbımız gibi görmüş olsa gerek.. Kendi kirazımızı dünyaya duyuracağız derken Napolyon'u reklam yapmışız. :)


Cânım kiraz mevsimi.. Şuna bakın hele.. Sarı-kırmızı ♡ Toplamakla toplamamak arasında bir kaldım görünce, tabi bir de yağmur bastırmadan bitirme endişesi.. Güneşe aldanan, sudan çıkmış balığa dönermiş..

Ee ince işler bunlar, türküsüz gider mi.. Hasat zamanı bizim oralarda her bahçeden bir türkü duyulur, işin yükü hafiflesin diye.. O zaman benden size 'Kiraz Dalı' gelivesin gari.. Hem de bizim yörenin sanatçısından..

Toprak Ana: Haziran'da Köyüm




Beton yığınlarına değil, Toprak Ana'yadır sevdamız;
Kekik kokulu dağların özbeöz evlâdıyız. 

Haziran'da Köyüm: Dağ rüzgârları, doğaya can veren yoluma yoldaş kır çiçekleri, çilek ve kiraz bahçeleri, kekik kokulu patika yollar, bahçe duvarından aşıp içeri süzülen kırlangıçlar ve daha fazlası ;) Temiz hava, bol oksijen. Oh, miss...
Köyüme gidip halay çekmiyorum ama şalvarımı giyip bol bol doğa fotoğrafı çekiyorum :)


Dalları bastı kiraz
Gelin siz de toplayın biraz.. 

Güneş yüzümüze gülümserken kara bulutlara esir olduk,
Bulutlar biraz ağladı, sonra yine devam ;)

''İnsanın toprakla, dağdaki taşla, doğduğu, nefes aldığı, dizlerini kanattığı yerle arasında bir bağ vardır. Ve bunun adına memleket derler.'' /Gönül Dağı

Buna kesinlikle inanıyorum. İnsanın karakteri memleketiyle şekilleniyor biraz da.. Bir köylü kızı olmaktan gurur duymuşumdur hep. ♡ Toprağı, havası, suyu, rüzgârı bir başka güzel.. İnsanı bi' başka.. Temiz hava, bol oksijen dedikleri.. İnsanın bir köyünün olması ne güzel bir nimet.. Çocukluğunda toz, toprak, çamur içinde özgürce oynamanın zevkini tatmak, bayramlarda kalabalık sofralarda gülen yüzler ve olmazsa olmaz bayram ziyareti, yazları ruhsuz tatil beldeleri yerine köyünde, toprağında vakit geçirmek, nereye gitsem aradığım samimiyet, sıcaklık.. Kentteki gürültülü, yapay hayatımızdan kaçıp köyün sakinliğine, dinginliğine, doğallığına kavuştuğumuzda bunu daha iyi anlıyoruz. Dağlarının havası ölüyü diriltir, sularının tadına doyum olmaz cinsten.. 
...
Hiç dağ yürüyüşüne çıktınız mı? Eğimli yamaçları, sarp kayalıkları, eğri büğrü yollarıyla, bazen de düşe kalka aksiyonlu bir macera yaşatır. Mantar (kuzu göbeği, çıntar..) avına çıkanlar iyi bilir ;) İşte bu dağların dili hiçbir kitapta yazmaz. Eğimli, taşlık, yaprakların birikmesiyle kayganlaşmış yamaçlarda ayakta durabilmek, tırmanabilmek, yokuş aşağı inebilmek maharet ister. Hele kıyafetiniz de uygun değilse, kaygan ayakkabılar işinizi zorlaştırabilir, düşebilirsiniz de. Eee düşe kalka geçilir bu yollardan.. Doğa kendine yabancı olana vahşidir; ama eşsiz ve büyüleyici armağanları vardır insana.. dağ çiçekleri meselâ.. çok güzeller değil mi..? Dağların tepelerinde, aşırı sıcak ve soğuk iklimlerde dahi çiçek açıyorlar. Saksıya ve bakıma ihtiyaçları olmuyor.
...
Şalvarımı giyerim, lastik pabuçlarımı çekerim ayağıma, başıma da oyalı yazmamı bağlayınca dönerim özüme. Bazen tuhaf bakışlara maruz kalıyorum, bunu daha çok gençler yapıyor. Şekilci zihniyete ayak uydurmuş bir nesil.. Gözlerinden akıllarını okuyorum onların.  Neyse, özümüzü yitirmedik çok şükür, aldırmıyoruz... Nerede nasıl olacağımızı biliriz evvelAllah. Mutluysak kime ne, değil mi? Podyuma çıkmıyoruz ya.. toprakla uğraşıyoruz. 

           

Çiftçilik zor zanaat, toprak her yıl aynı miktarda ürün vermez. Yakıcı güneşe ya da buz gibi havaya aldırmadan kadını, erkeği, çocuğu emek terlerini toprağa dökmeye devam ediyor. Hem de gün geçtikçe mazotu, gübresi, ilacı vs. maliyetlerindeki artışa rağmen.. Hele arazi sahibinin suyu yoksa.. El emeklerini hiçe sayıp yok pahasına ürünlerini satıp ellerine bir şey kalmasa da evlerini geçindirmek için yine bildikleri işi yapmaktan vazgeçmiyorlar. Ürün yetiştirmek kolay mı? Tarımsal faaliyetler çoğunlukla açık alanda gerçekleştiği için dolu, fırtına, aşırı yağış, sel elbette ki ürünlere zarar veriyor. Bir çiftçinin belki bir yıllık emeği, geleceği bir saatte heba oluyor. Allah yardımcıları olsun.. 

Aydın kelimesinin içi boşaldı biliyorsunuz. Köylüyü aşağılayan, hor bakan kişilere denk geliyorum. Onlara cevap niteliğinde Kanûnî'nin bir sözü var:  ''Köylü, milletin efendisidir.'' Sofrasına şöyle bir göz gezdirenler daha iyi anlayacaktır. Bir domatesin tohumundan fidana, fidandan tarlaya, tarladan sofraya gelene kadar ne aşamalardan, kimlerin emeğinden geçtiğini bi' düşünün.. Hani şu çilesini çekmeden ekranlarda 1 Mayıs kutlayanlar var ya.. işte o 1 Mayıs-Emekçi günü asıl onların hakkıdır, ekmeğini alın teriyle helâlinden kazananların hakkı. 1 Mayıs'ta bile çalışanların hakkı.. 
...
Köyüm insanı; bahar mevsimi çilek, kiraz, erik, elma, sebzecilikle uğraşırken; güz mevsiminde ise farklı aromasıyla marka haline gelen kestanesini üreterek geçiniyor. İnsanı sıcaktır, cana yakındır, yabancı da olsanız sofrasında yer açarlar. İmece usulünün devam ediyor olması da kültürümüz için çok güzel ve bununla gurur duyuyorum. Benim çok hoşuma gidiyor meselâ.. düğünleri de ayrı bir seyirliktir. Virajları yorsa da doğaseverler için mutlu sonlar yaşatır. Verimlidir.. eğer yolunuz düşerse yeşilin her tonunu bulabilirsiniz.. 
Uğrayın derim ;)

Denizli ili, Buldan ilçesinin 1000 rakımlı Alandız Köyü'nden hepinize sevgiler, selâmlar..