#evvelzamaniçinde etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#evvelzamaniçinde etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Gezi Notları: Artemis Tapınağı

Efes, Artemis Tapınağı Rekonstrüksiyonu

Antik dünyanın yedi harikasından biri olan Artemis Tapınağı, İzmir - Selçuk'ta, yürüme mesafesinde.. 

                              

Tapınak, adı üstünde tapınma amacıyla MÖ. 6. yüzyılda Kral Kroisos'un yardımıyla inşa edilmiş. Sonra söylentiye göre, adını ölümsüzleştirmek isteyen biri tarafından MÖ. 356 yılında Büyük İskender'in doğduğu gece yakılmış. Daha sonra yeniden inşa edilse de deprem ve yağmalarla yıkılmış. Açığa çıkan taşlar, çevredeki İsabey Camisi ve St. Jean Bazilikası'nın yapımında kullanılmış. Tamamen mermerden yapılan 115 metre uzunluğundaki tapınakta, her biri 18 metre olan 127 sütun varmış. Sütunlardan biri 1973 yılında gerçek haline uygun olarak tekrar yerine konmuş ve şu an sergileniyor.

Artemis Tapınağı'nın bulunuşu, ne yazık ki Anadolu'daki çoğu değerimiz gibi onu bulan bir yabancıyla başlamış. İngiliz demiryolu mühendisi J. T. Wood, yedi yıl süren araştırmaları sonucunda 1869 yılında burayı keşfetmiş. British Museum tarafından başlayan kazı çalışmaları, Avusturyalılar tarafından devam etmiş. Tapınaktan geriye kalan kabartmalı sütunlar ve arkaik sütun başlıkları günümüzde Londra, British Museum'da sergilenmektedir. Tapınak, paganlar için antik dönemin hac merkezidir.

Efesli Artemis kimdir?

Mitolojide Artemis, Zeus ile Leto'nun kızı ve Apollon'un kız kardeşi olarak bilinir. Roma döneminde ise Diana olarak adlandırılır. Artemis; doğanın, avcılığın ve ayın tanrıçasıdır. Kardeşi Apollon'dan bir gün doğmuş ve mitolojiye göre annesine doğumda yardımcı olmuştur. Bu doğumda annesinin acılarını gördükten sonra bakire kalmaya karar verir ve hiç evlenmez. kutsal hayvanı, geyiktir; ok ve yay taşır. Artemis Heykeli, Anadolu'nun ana tanrıça inancının bir sembolüdür. Avcı olan Artemis figürü ise daha olgun tasvir edilir.

                      

Görülecek pek bir şey kalmamış.. Antik dönemde, yedi harikayı belirleyen seyyaha göre, bu yedi harikadan altısını gölgede bırakacak güzellikteymiş. Şu an sadece temel taşları ve üzerinde leylek yuvası bulunan bir sütundan ibaret kalmış bu yapı. Efes şehrine yapılan hem antik dönemde hem Bizans dönemindeki saldırılarda yakılmış, yıkılmış, yağmalanmış. Geriye kalan bazı yapı elemanları Saint Johanna Bazilikası ve İsa Bey Camii yapımında kullanılmış. Bu gibi değerli eserlerin korunması adına güvenliği ve temizliği sağlansa çok güzel olur. Vaktiniz varsa şöhretine hürmeten ziyaret edin.

                             

Ayakta kalan tek sütun ve arka planda Selçuk Kalesi yer alıyor. 
Gitmeden önce Artemis Tapınağı'nın bir görselini telefonunuza indirin. Tapınağın kenarında bir taşa oturup görsele bakın. Sonra da tapınağın bıraktığı boşluğa bakın.. ve hayal edin.. Üzülmekle hayranlık ötesi bir etkilenme arasında dalgalanmak mümkün..

Gezi Notları: Akhan Kervansarayı

Tarihî İpek Yolu'nda Bir Durak: Akhan Kervansarayı

İpek Yolu; Moğolistan, Özbekistan, Kazakistan, Türkmenistan gibi ülkelerden geçip buradan Anadolu'ya geçmiş; Cizre, Doğubeyazıt, Erzurum, Erzincan, Sivas, Kars, Trabzon, Tokat, Amasya, Sinop, Kastamonu, Bitlis, Kayseri, Malatya, Kırşehir, Konya, Isparta, Antalya ve son durak olan Denizli Akhan Kervansarayından Ege limanlarına doğru uzanmıştır. İpek Yolu daha sonra pek çok kola ayrılarak Avrupa'ya ulaşmıştır. Orta Asya'dan başlayarak Anadolu'ya Gazneliler ve Karahanlılar ile girşi yapan kervansarayların mimarisi Anadolu Selçuklu Devleti ile şahlanmış, sanatsal anlamda, bulundukları konuma değer kazandırmıştır.


Anadolu Selçukluları'nın batıda inşâ ettiği son kervansaray olması açısından önemlidir. Han'ın iki kitabesi bulunmaktadır. Kapalı olan kısmı 1253 (H. 651) yılında, avlu 1254 (H. 652)'de tamamlanmıştır. Selçuklu komutanlarından Karasungur tarafından yaptırılmıştır. Kitabede II. İzzeddin Keykavus'un adı geçmektedir. Kervansarayın yapımında kullanılan beyaz mermerlerden dolayı bu adla anılmaktadır. Denizli merkezine 8 kilometre uzaklıkta bulunan Akhan Kervansarayı, köyün hemen girişinde yer alır. Anadolu Selçuklularının büyüleyici eserlerinden biridir 13. yüzyılda inşa edilen bu tarihi mekan, geçmişin ihtişamını günümüze taşıyor. Girişte sizi, sivri kemerli bir niş ve basık kemerli kapı karşılıyor.


Ön cephesi mermerden, diğer cepheleri kesme taştan inşa edilmiştir. Taşın yanında beden duvarlarında devşirme malzeme de kullanılmıştır. Ön cephenin iki köşesinde yarım yuvarlak köşe kuleleri dikkat çeker. Taçkapı, dönemin geleneğine uygun olarak dışa taşkındır. Burada sivri kemerli giriş açıklığını üç yönden dört sıra bordür çevirir. Bordürlerde bitkisel ve geometrik süslemeler dönemin karakteristik bezeme anlayışındadır.

Kapıların zarafeti beni hep büyülemiştir. Kim bilir kaç kervancı durakladı bu handa.. 

          

Simetrik bir planı olmayan kervansaray, açık ve kapalı olmak üzere iki bölümden oluşmaktadır. Dikdörtgen avlunun solunda kapalı kısma dik iki sıra revaklı bir uygulama, revakların karşısında ise iki katlı odalar ve eyvan yer almaktadır. Kapalı mekan, derinlemesine iki sıra paye ile üç sahına ayrılmıştır. Ortada bulunan sahın yan sahınlardan daha geniş ve yüksek tutulmuştur. Üst kısmı tonozlar ile örtülmüştür. Kapalı mekanın simetrik düzenlemesine karşılık avluda asimetrik bir plan karşımıza çıkmaktadır. Hanın yakınlarında köprüsü ve hamamı bulunmaktadır. 

                                 

Kaç el dikti senin taşlarını..
Yüzyıllara meydan okuyan sen misin..
Sen misin savaşlara şahitlik eden..
Yorgun nefeslere barınak olan..
Yıkılıp tekrar tekrar ayağa kalkan..
  

                   

Taçkapının sağında ve solunda yer alan kanatlarda Selçuklu mimarisinin karakteristik özelliği olan süslemeler görülmektedir. Burada kullanılan motiflerde genellikle bitkisel süslemeler tercih edilmiştir. Bununla birlikte yırtıcı hayvan figürlerine de rastlanmıştır. Akhan Kervansarayı'nı diğer kervansaraylardan ayıran en önemli fark; giriş kapısında güvercin motifi kullanılmış olmasıdır. Denizli'ye ait kültürel değerler içinde en tanınmışı Denizli horozu olsa da, güvercin bu bölgenin insanı için önem taşımış. Denizli'ye has dört güvercin ırkından bahsedilir. Bunlar; Dolapçı, Azman, Yoz ve Katal ırkıdır. Burada tasvir edilen güvercinin Dolapçı güvercini olduğu tahmin edilmekte..

Kervansaray içinde yakında bulunan Laodikya'ya ait devşirme motifler getirilerek kullanılmış. Haç, gamalı haç, Medusa başı gibi figürler bunlardandır. Bu figürlerin kervansaray inşasında kullanılması, Müslüman bir devlet olan Selçukluların hoşgörüsünü göstermektedir. 



Kervansarayın içinde hamam kısmı bulunmaktadır. Diğer kervansaraylarda su problemi yaşanırken, Akhan Kervansarayı'nın yakınında bulunan Gökpınar deresi sayesinde su kolaylıkla sağlanmıştır. 

Gökpınar Deresi

Kervansaray çok tahrip olmuş, ve tadilat görmüştür. Tahribatların sebebi, kervansarayın yapımı esnasında Denizli'nin çok defa el değiştirmiş olması ve bu esnada yapılan savaşlarda yıkılıp tekrar yapılması olmuştur. Yapımı, Anadolu Selçuklularının son dönemine denk gelmiştir. Daha sonrasında bölgeyi önce Bizanslılar almış, onlardan da Osmanlı hakimiyetine geçmiştir. 


Akhan Kervansarayı'nın restore edilme süreci 2009 yılından 2011'e kadar devam etmiştir. 2011 yılından itibaren organizasyonların yapıldığı, günübirlik konaklamaların olduğu bir tesise dönüşmüştür. 
Tarihçiler bu konudan rahatsız olmakta, çünkü her ne kadar tarihi eserleri kamuya açmak önemliyse de onları korumak da bizlerin görevi.. İnternette kervansarayda yapılan düğün görüntülerine rastladım. Ve haliyle rahatsız oldum. Otel, düğün, konser ve çeşitli organizasyonlar sırf mali getiri için bu kıymetli mekânlarda yapılmamalı. İnsanlar en güzel anlarını en özel mekanlarda kutlamak istiyor olabilir, Ancak sonuçlarını da düşünmek gerekir. Aksi takdirde geri dönüşü olmayan zararlar gelebilir. Bu yüzden turizm özel işletmelerin değil, devletin elinde olmalı. 

Osmanlı'da Ramazan


Ramazan'a bir hafta kala büyük camilerde şerbetler dağıtılırdı. Bu şerbetler, padişahımızın ahâliye ramazan ikramıydı. Ama Ramazan'ın gelişini asıl haber veren şey, hilâlin görünmesiydi. O zaman Kadı efendiler her tarafa haber gönderirlerdi. 


Oruç tutmak, aç kalmak değildi bizim için. Sahip olduğumuz şeylerin kıymetini bilmek, sahip olmayanların derdini anlamak.. 

Mübarek ay, her yere kendi temizliğini getirirdi. Evi, dükkânı, sokağı, mahalleyi temizlemek, aslında kalbimizi temizlemekti. Ramazan bizi sakinleştirirdi. Etrafımızdaki her şeyin farkına varırdık; gül, ıhlamur, akasya ağaçlarından yayılan kokular, çınarların gölgesindeki serinlik.. Her zamanki koku, her zamanki gölge değildi Ramazan. Onu sadece oruç tutanlar anlayabilirdi. Ramazan başlamadan önce Muhtesip Ağa görünürdü çarşımızda. Fiyatları tek tek tespit eder, defterine yazardı. Ramazan ya.. Sultanımız Efendimiz Cuma selâmlığına çıktığında herkes arzuhâlini bildirirdi. Bizim arzuhâlcilere de iş düşerdi tabii.. O sadece arzuhâl yazmazdı; herkesin hâlini dinler, dert ortağı olurdu. Kimseye söylenmeyen şeyler, ona söylenirdi.
Osman Hamdi Bey 'Arzuhalci' 1910.

Arzuhalciler, ücret karşılığında mektup, dilekçe vb. yazan kimselerdi. Günümüzde de devam etmektedir.

İftar Duası: Allah'ım! Nefesimizi verdiğin gibi, rızkımızı da verdin. Sevincimizi verdiğin gibi, sabrımızı ve tahammülümüzü de verdin. Biz senin için sadece aç kalmadık, nefsimizi de sağlam tuttuk. Gıybeti, kötü sözü kapımıza yaklaştırmadık. Şükür ki, her sabahın akşamı var. Şükür ki, nimetin var. Allah'ım!... Milletimizin kalbine şükür, evine ferahlık ver. Kulların incinmesin. Bize nasip eylediğini herkese nasip et. (Âmin.)

/Yamak Ahmet, Osmanlı'da Ramazan

Gezi Notları: Atatürk Evi ve Etnografya Müzesi

Burası Mustafa Kemal Atatürk döneminde CHP Fırka Binası iken, günümüzde ise müzedir.

Eski CHP Fırka Binası olan müze

Yurduna, ocağına, dinine, büyüğüne bağlı saf ve temiz Anadolu çocukları.. Köyünde büyüklerinden dinlediği savaş başarılarıyla bir gün askere gideceğinin hayalini kurarmış Hüseyin Çavuş.. Çanakkale'de savaşan, Filistin'de başarılar gösteren Çallı Hüseyin Çavuş.. Aldığı yaranın tedavisinden sonra Galiçya'da Ruslarla boğuşmuştur. Ruhu şâd olsun.

Çallı Hüseyin Çavuş


Şu dantel örtünün zarafetine bakın.. Kim bilir bu müzeyi kaçıncı gezişim.. bu sefer anneme de göstermek istedim. Müzedeki eşyalar tanıdık gelince başladı gençlik anılarını anlatmaya.. Eskilerin anlamı zaman içinde eriyip kaybolsa da, yeni kuşaklar bu değerlere anlamsızca baksa da kıymetlerinden hiçbir şey kaybolmuş değil.. ''Kimlik'' dediğimiz şey, tarih ve kültürümüzü inşâ edenler kadar, bu değerlere sahip çıkmakta gizli.


Dönemine göre yerel kıyafet ve ev tekstili işlemelerine baktığımızda Denizli'nin antik çağlardan bu yana tekstil merkezi konumunu sürdürdüğünü görürüz. Tekstil, insanlık tarihinde son derece önemli bir buluştur.

Mankene giydirilmiş ipekten keten dokuma cepken ve şalvar.. Önü nervürlü, arkası pileli cepken, dönemin tekstili hakkında bize bilgi veriyor. Manşet ve şalvarda sim ve sırmadan işlenmiş motifler göze çarpıyor.



Kadife dokumadan pul işlemeli ocak örtüsü,.. Köydeki evlerimizde hâlen vardır bu ocaklardan. Kullanılmadığı zamanlarda işlemeli örtülerle kapatılır. O örtüler de şimdi sandık bekliyor :(
Neyse ki var bi' hayalimiz, antika koleksiyonuma ekledikçe ekliyorum.

Atlas kumaştan Denizli sancağı

Denizli'de Millî Mücadeleyi başlatan Müftü Ahmet Hulusi Efendi'nin, altında halkı cihâda davet ettiği sancak.. İşlemesinde imparatorluk arması, ay-yıldız ve Osmanlı Türkçesi ile yazılı bir ibâre vardır. İbârede; ''Yaşasın Vatan'' ve ''Denizli Çarşısında Un Pazarı Baş Camii Şerifinde alay 67, tabur 2, 2 kurrasının yadigârıdır.'' ifadeleri yer alır.


Gâzi Paşa'nın Denizli'yi teşriflerinde esas kaldığı oda, aşağıdaki çalışma odasıdır. Dönemin Denizli halkı, çok sevdiği Atamızın gelişini tren istasyonunda iki gün önceden beklemeye başlamış yolunu. Onu dünya gözüyle görebilmek, sesini duyabilmek için civar il, köy, kasabadan yüzlerce insan coşkuyla akın etmiş şehre. Saygı ve rahmetle anıyorum..


Denizli tarihi ve kültürü hakkında fikir edinmek için yolunuz düşerse ziyaret edin.

Tarihe Yolculuk: Kanunî ile Oğlu Bayezid Arasında Geçen Mektup

Şehzade Bayezid Divânı'nın ilk iki sayfası (Millet Kütüphanesi)

Şehzadeler arası bir mücadeleye ve isyana karışan, ardından İran'a giderek Şah Tahmasb'a sığınan şehzade Bayezid, babası Sultan Süleyman'a uzunca acıklı bir mektup yazmıştır.

Ey serâser âleme Sultan Süleymanım baba;
Tende cânım cânımın içinde cânânım baba;
Bayezıd'ına kıyar mısın cânım baba;
Bî-günâhım Hak bilir devletlü sultânım baba.
                  (Günümüz Türkçesi: 
                  Ey baştanbaşa bu âleme sultân Süleyman olan babam!
                  Tende canım, canımın içinde cananım babam!
                  Bayezıd'ına kıyar mısın benim cânım babam;
                  Allah biliyor ki günahsızım mevkî sahibi sultanım baba!)

Enbiyâ ser-defteri yani ki Âdem hakkıçün;
Hem dahi Musî ile İsâ vü Meryem hakkıçün;
Kâinatın serveri ol Rûh-ı Âzam hakkıçün;
Bî-günâhım Hak bilür devletlü sultânım baba.
                 (Nebiler/Peygamberler defterinin başındakiin yani Hz. Âdem hakkı için;
                 Ve Musa ile Meryem'in oğlu İsâ hakkı için
                  Kâinatın efendisi, o yüce ruhlu (Hz. Muhammed) hakkı için,
                  Allah biliyor ki, günahsızım, mevkî sahibi sultanım baba!)

Sanki Mecnûnum bana dağlarbaşı oldu durak
Ayrulup bi'lcümle mal ü mülkden düşdüm ırak
Dökerim göz yaşumu vâ-hasretâ dâd el firâk
Bî-günâhım Hak bilür devletlü sultânım baba.
                (Sanki Mecnun'um dağların başı bana durak oldu
                Bütün mal ve mülkten ayrılıp uzağa düştüm
                Ayrılık ve özlem acısından medet diyerek gözyaşı dökerim
                Allah biliyor ki, günahsızım, mevkî sahibi sultanım baba)

Hak Teâlâ, kim cihânın şâhı etmiştir seni
Öldürüp ben kulunu, güldürme şâhım düşmeni
Gözlerim nûru oğullarımdan ayırma beni
Bî-günâhım, Hak bilür, devletlü sultânım baba
                (Allah bu cihâna padişah etmiştir seni
                 Öldürüp ben kulunu, düşmanı güldürme baba
                 Gözlerimin ışığı oğullarımdan ayırma beni
                 Allah biliyor ki, günahsızım, mevkî sahibi sultanım Baba!)

Tutalım iki elim baştan başa kanda ola,
Bu meseldir, söylenir kim 'kul günah itse n'ola'
Bayezid'in suçunu bağışla, kıyma bu kula,
Bî-günâhım, Hak bilür, devletlü sultanım baba.
                 (Tutalım iki elim baştanbaşa kanda olsun,
                 Bu meseldir (ibretli ve küçük hikâye), söylenir ki ''kul günaha girse nolur''
                 Bayezid'in suçunu affet, kıyma bu kula,
                 Allah biliyor ki, günahsızım, mevkî sahibi sultanım Baba!)

Kanunî ise oğluna ıstırap dolu şu cevabî mektubunu yazar:

Ey dem-a-dem mazhar-ı tuğyân-ı isyânım oğul;
Takmayan boynuna her giz tavk-ı fermânım oğul
Ben kıyar mıydım sana ey Bayezid Hânım oğul;
Bî-günâhım dime bâri tevbe kıl cânım oğul;
               (Ey zaman zaman başkaldırıp isyan eden oğul!
                Boynuna hiç fermanımı takmayan, buyruğuma eğmeyen oğul!
                Ben kıyar mıydım sana ey Bayezid Han'ım oğul;
                Günahsızım deme, bari tövbe et, canım oğul!)

Enbiyâ vü evliyâ ervâh-ı âzâm hakkıçün;
Nûh ü İbrahim ü Mûsa vü-İbn-ü Meryem hakkıçün;
Hatm-i âsâr-ı nübüvvet fahr-i âlem hakkıçün;
Bî-günâhım dime bâri tevbe kıl cânım oğul.
               (Peygamberler, veliler, bütün ulular/yüce ruhlar hakkı için,
                Nuh, İbrahim, Musa ve Meryem oğlu İsa hakkı için
                Peygamberlerin sonuncusu, Hz. Muhammed hakkı için,
                Günahsızım deme, bari tövbe et, canım oğul!)

Âdem adın itmeyen Mecnûn'a sahralar durak
Kurb-ı tâatdan kaçanlar dâima düşer ırak
Tan degüldür dir isen vâ hasretâ dâd el-firak
Bî-günâhım dime bâri tevbe kıl cânım oğul
               (Hz. Âdem adını etmeyen Mecnun'a sahralar durak
                Büyüğe itaatten kaçanlar daima düşer ırak,
                Kader değildir der isen hasretle firak
                Günahsızım deme, bari tövbe et, canım oğul)

Neş'et-i hakdur nübüvvet râm olan kerîm
''lâtekul üf'' kavlini inkâr iden kalur yetîm
Tâata isyâna alîmdür hudâvend-i kerîm
Bî-günâhım dime bâri tevbe kıl cânım oğul

Rahm u şefkat zîb-i imân oldugın bilmez misün
Yâ dem-i masûmı dökmekden hazer kılmaz mısun
Abd-i âzâd ile hak dergâhına varmaz mısun
Bî-günâham dime bâri tevbe kıl cânım oğul
                (İmanın ve şefkatin hedefi olduğun bilmez misin
                 Ya masum kanı dökmekten korkmaz mısın
                 Bu çaresiz kul ile Hak dergahına varmaz mısın
                 Günahsızım deme, bari tövbe et, canım oğul)

Hak reâyâ-yı muti'e râi itmişdür beni
İsterem mağlûb idem agnama zîb-i düşmeni
Hâşâlillah öldürürsem bî-güneh nâgâh seni
Bî-günâham dime bâri tevbe kıl canım oğul
                (Hak, reayaya boyun eğdirmeye tayin etti beni
                 İsterim mağlup edem zib-i düşmeni
                 Korkarım Allah'tan öldürürsem günahsız seni
                 Günahsızım deme, bari tövbe et, canım oğul)

Tutalum iki elüm başdan başa kanda ola
Çünki istiğfar idersün biz de afv itsek n'ola
Bayezid'üm suçını bağışlaram gelsen yola
Bî-günaham dime bâri tevbe kıl cânum oğul
                 (Tutalım iki elin baştanbaşa kanda ola
                 Madem pişman oldun, biz de affetsek ne ola
                 Bayezid'im, suçunu bağışlarım gelsen yola
                 Günahsızım deme, bari tövbe et, canım oğul)

Bu dizelerde Sultan Süleyman'ın babalık duygularını görebilirsiniz. Oğlu Bayezid'e verdiği şu nasihat, onun devlet şuurunun yüksekliğini gösterir:

''Allah benden sonra senin hükümdar olmanı takdir etmişse, bunu hiç kimse değiştiremez ve bozamaz. Etmemişse, bunu da sen bozamazsın. Bugün İslâm dininin tek dayanağı, güvencesi Osmanlılar'dır. Devlet içindeki bir mücadele, Doğu ve Batı'daki düşmanlara fırsat verir. Bu ise bir cinayettir. Ve İslâmiyet'i temelinden yıkmakla birdir.''

Kanunî'ye göre, devlet düzeni ve kanunlara bağlılığı her türlü duygunun, hattâ babalık şefkatinin bile üzerinde görünmektedir. Merhum Dündar Taşer'e göre, Osmanoğulları, devletin düzeni ve dinin selâmeti için kendi ailesinden kan fedakârlığı yapıyordu. Bu çok büyük bir fedakârlık olsa gerek.. Dikkat edilmesi gereken nokta, tarihte olup bitenleri günümüzün şartlarıyla yargılamamak.

Bu mektupta Sultan Süleyman ve oğlu Şehzâde Bayezid'in şairâne yönünü çok açık görüyoruz. Veliahdlık meselesinde babasına isyan edince Sultan Süleyman tarafından kovulan Bayezid, babasından af dilemek için şiir diliyle mektuplar yollamış, babası da yine şiir diliyle cevap göndermiştir. Harika bir sanatla yazılmış bu şiirsel mektup, aslında arûz ölçüsüyle yazılmış edebi değeri oldukça yüksek bir mektuplaşmadır.. 
Bayezid'in ''Şâhî'' mahlâsıyla yazdığı şiirler bulunmaktadır. ''baba'' redifli manzum afnâmesi, devrinde ülkenin her yerinde okunmuştur.

Kanuni Sultan Süleyman ile Hürrem Sultan.'ın oğlu olan Bayezid'in kabri, oğulları Orhan, Osman ve Abdullah ile birlikte Sivas'taki Abdulvahabi Gazi Camii'nin türbesinde yer alıyor. 
Sonradan kaligrafiyle yazılan levhasında ''Şehzadeler Kanûnî Sultan Süleyman'ın oğlu Bayezid ve oğulları Osman, Orhan, Abdullah burada medfundur. Şehit masumlara el-Fatiha'' yazılıdır. Öldüğünde 36 yaşında olduğu bilinen Şehzade Bayezid'in yürek burkan hayat hikâyesini okumanızı öneririm.

        

Abdulvahabi Gazi Camisi imamı Mehdi Bostancı, konuyla ilgili olarak; ''Tabi ki günahıyla, hatasıyla, sevabıyla bu olay tarihe mâl olmuş bir olaydır. Bize düşen taraf, bunlardan ders almak ve geleceğe öyle bakmak.'' şeklinde konuşmuştur. Bize düşen ibretlik kısmı..

Filme Dair: Ertuğrul 1890 (Kainan 1890)


Türü: Tarih, dram
Yapım: 2015 - Türkiye/Japonya

Uyarı: Yazı, filme dair mecburi spoiler/sürprizbozan içerebilir!!!

Bir film, ortak geçmiş..

Film deyip de geçmeyin.. Bazen bir tek sanat eseri toplumları yıllarca etkileyebiliyor. Bu gibi konusunu gerçek hayattan almış, birebir yaşanmış tarihî ve biyografik filmler insanda manevî anlamda güçlü bir etki bırakıyor. Tarih derslerinde etkinlik olarak da izletilebilir..

''Ertuğrul 1890 (Kainan 1890)'' filmi,  Türk-Japon dostluğunun mimarlığını üstlenen iki olayın sinemaya uyarlanma şeklidir. Türk-Japon yapımı olan filmin yapımcılığını Japonya tarafından Ertuğrul Film Partners, Türkiye tarafından ise Kültür ve Turizm ve Bakanlığı üstlenmiş. Film, Ertuğrul Fırkateyni Faciası'nın 125. yıl dönümü dolayısıyla çekilmiş. Yönetmenliğini Mitsutoshi Tanaka, tarih danışmanlığını ise İskender Pala yapmış. Filme konu olan bu dostluğun müsebbibi ise; yüce gönüllü insanların yapmış oldukları fedakârlıktır. O zaman filme geçelim:

Ertuğrul Fırkateyni Tablosu

- Türk-Japon dostluğunun birinci sebebi; Ertuğrul Fırkateyni'dir. 1887 yılında Japon bir heyet İstanbul'a ziyarete gelir. Dönemin padişahı II. Abdülhamid'in emriyle Osmanlı Fırkateyni Ertuğrul'un, iâde-i ziyaret için Japonya'ya gönderilmesi kararlaştırılır. Ertuğrul Fırkateyni zamanına göre modern teçhizatlarla donatılmış olmasına rağmen yine de eskidir. Gemi Japonya'ya varana kadar uğradığı her limanda müslüman halk tarafından çok güzel karşılanır. Sonunda Ertuğrul Fırkateyni, 7 Haziran 1890'da Japonya'nın Yokohama Limanı'na varır. O gemi Akdeniz'i aşmış, Kızıldeniz'i geçmiş, Hint Okyanusu ile mücadele etmiş ve o tarihe kadar en uzak noktaya gidebilen Türk donanma birliği olmuştur. II. Abdülhamid'in özel elçisi ve aynı zamanda Ertuğrul Fırkateyni'nin komutanı Osman Paşa, Japon hükümeti ziyaret eder ve padişahın gönderdiği emanetleri takdim eder. Aynı yılın 1 Eylül gününde dönüş hazırlıklarını tamamlayan Ertuğrul Fırkateyni, Japonya'da tayfun mevsimi olmasına rağmen yola çıkar. Gemi, İstanbul'a dönüş yolunda fırtınaya yakalanır, Kushimoto kıyılarında (Oshima Adası-Kashinozaki Feneri) kayalıklara çarparak 618 kişilik mürettebatıyla sulara gömülür. O gün bu acıyı bizimle beraber yaşayan ada halkı, canlarını hiçe sayarak denizcilerimizi kurtarmaya çalışır. Kurtulan ise sadece 69 kişidir. Onlar da Japon köylüler tarafından büyük fedakârlıklarla uzun süre misafir edilir. Yoksul köylüler denizcilerimizin yarasını sarmış, rızıklarını bölüşmüş, hattâ onların memleketlerine dönebilmesi için aralarında para toplayıp onlara yardım etmişlerdir. Denizden çıkarılan 150'ye yakın naaşlar ise fenerin yakınlarına törenle gömülür. Daha sonra buraya Türk-Japon dostluğunun sembolü niteliğinde ''Şehitlik Anıtı'' dikilir. Bugün hâlâ şehitlerimizin mezarları oradadır ve işte o ada halkının torunlarına emanettir. Yine bugün düzenli olarak şehitliğin bakımı yapılmakta, temiz tutulmaktadır. Şehitliğin yanı başında 1974'te açılan ''Türk Müzesi''nde sualtı kazılarıyla batıktan çıkarılan parçalar, Osman Paşa'nın portreleri, ve gemiye ait resimler sergileniyor. Bu müze ziyaretçilere faciayla ilgili önemli bilgiler sunuyor. 

Ertuğrul Fırkateyni Şehitlik Anıtı

İşte bu trajik olay, iki halkı birbirine yaklaştırmış ve uzun yıllar sürecek kadim dostluğun tohumları böyle atılmış. O gurbet topraklarda görevi sırasında şehit düşen denizcilerimizin kimisi evli, kimisi bekârdı.. Geminin mürettebatının aslında birer oğul, birer baba, birer kardeş, birer eş olduğu düşünülürse yaşanılan bu meyûs olayın ne kadar müteessir olduğu daha idrak edici olur. Hani derler ya; ''Gidip de dönmemek, dönüp de bulamamak var.'' diye.. Sanki bu söz Ertuğrul Fırkateyni mürettebatı için söylenmiş olsa gerek.. Mekânları cennet, ruhları şâd olsun.. 

Kushimoto Belediyesi'nden Norihiko Wakutani'nin duygu yüklü şu ifadelerine kulak vermek gerek: ''Ne zaman şehitliğe bir Türk heyet gelse bugün olduğu gibi ince bir yağmur başlıyor. Ben buna defalarca şahit oldum. En son 3 ay önce Türkiye'nin yeni büyükelçisi geldiğinde de hafif bir yağmur başlamıştı... Biz bu yağmuru 'şehitlerin sevinç gözyaşları' olarak görüyoruz.''
Şehitlerimizi nasıl da bağırlarına basmışlar değil mi..? Bizde hâlâ bakım ve onarım bekleyen ecdâd mezarlarını düşününce insanın yüreği sızlıyor..

Can Yücel'in şiirinde değindiği gibi:

''O kadar da önemli değildir bırakıp gitmeler, 
arkalarında doldurulması mümkün olmayan boşluklar bırakılmasaydı eğer..
Dayanılması o kadar da zor değildir, 
büyük ayrılıklar bile, en güzel yerde başlatılsaydı eğer..
Utanılacak bir şey değildir ağlamak,
Yürekten süzülüp geliyorsa gözyaşı eğer..
Su gibi akıp geçerdi hiç geçmeyecekmiş gibi duran zaman,
beklemeye değecek olan gelecekse sonunda eğer..
...
mâzilerinde görkemli bir yaşanmışlığa tanıklık etmiş olmasalardı eğer..'' 

- İkinci dostluk sebebi ise; kurtarma operasyonudur. 1985 yılında İran-Irak Savaşı sırasında haberlerde, Saddam'ın emriyle Tahran hava sahasının sivil uçaklar için güvenli olmayacağı, aksi takdirde havada görülen her uçağın düşürüleceği açıklanmıştı. Japon vatandaşlar da diğer ülke vatandaşları gibi havaalanına doluşmuş; ancak bilet bulamamıştı. Tüm Avrupa ülkeleri uçak göndererek vatandaşlarını Tahran'dan aldırır. Bu zaman zarfında sadece Japonya bölgeye uçak gönderemez. Dönemin başbakanı Turgut Özal devreye girer ve THY aracılığıyla uçak gönderip ölümle burun buruna gelen Tahran'daki 215 Japon vatandaşı tahliye ederek kurtarırlar.

Ertuğrul Fırkateyni mürettebatı

''Ertuğrul 1890'' filmi, işte bu elîm kazayı konu edinmiş olup, kazayı geçiren mürettebat ile onlara yardım etmeye çalışan yerli Japon halkın çaresizlik içinde birbirlerine karşı neler hissettiklerini anlatır. İki ülkenin ortak geçmişi açısından önemli olan bu iki olayın gelecek nesillere aktarılması bakımından faydalı bir yapım. Ertuğrul Fırkateyni, Türk-Japon dostluğunu tescilleyen bir olay niteliğindedir. Bugün oraya gidecek olsak kasabanın tabelalarından tutun, yemek menülerine kadar Türk kültüründen izler görmek mümkündür. Bizler ne kadar tarihe vefa duymayan, kimilerinin geçmişini merak bile etmediği, bu gibi önemli hadiseleri unutmuş insanlar olsak da Japon dostlarımız unutmuyor, bunu Türklere karşı vefa borcu sayarak her sene Ertuğrul Fırkateyni'nin yıl dönümünde o acı günü yâd ediyorlar. Tarihimizdeki bu gibi önemli olayların gözden kaçırılmaması gerekiyor. Özellikle sayın yetkililerin unutmaması büyük önem arz ediyor.

Köklü bir geçmişe sahip onurlu bir millet olarak, tarihimizde filmlere konu olası destanlaşmış nice örnekler var. Artık başka ülkelerin filmlerinden uyarlama yapmayı bırakabiliriz meselâ.. Bu gibi fedakârlıkları unutmayıp, gelecek nesillere aktarmak gerek; çünkü bugün bu topraklarda yaşıyor oluşumuz bu fedakârlıklar sayesindedir! 

Filmde Japon samuray arması dikkatimi çekti. Ayrıca Türk bayrağındaki ay ile Japon bayrağındaki güneş, sınırları aşan bu dostluğun sembolü olsa gerek.. Hocamızın tavsiyesiyle izlediğim bu duygusal filmi izlemeyenlere tavsiye ederim. İyi seyirler..

Replikler:

''Nereli olduklarının bir önemi var mı? Bu bir insanlık görevidir.''
* İnsanının kalbi o ülkeyi taşır.