#türkhalkmüziği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#türkhalkmüziği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Türkülerin Dilinden: Sobalarında Kuru Da Meşe Yanıyor


Türkünün Yöresi: Denizli-Tavas (Yârengöme)
Kaynak Kişi: Özay Gönlüm
Derleyen/Notaya Alan/İcra Eden: 
Özay Gönlüm
Makamı: Nikriz

Türkünün Hikâyesi: İzmir'in Yunan işgali altında olduğu sırada bölgede bulunan efeler, yörükler mücadelenin önemli bir kısmını oluşturmaktaydı. Haklarında yakılan türküler bugün hâlâ dilden dile dolaşmaktadır. Bu türkü de mücadelesini farklı bir şekilde veren Mehmet Efe'nin hikâyesidir. Balkan Savaşı'nda bir bacağını kaybeden ve bu nedenle Kurtuluş Savaşı'ndaki diğer efelere katılamayan Mehmet Efe, bölgedeki mücadeleyi gördükçe bir efeye oturmak yakışmaz diye düşünür, ancak elinden bir şey gelmez. Evde oturdukça içerleyen Mehmet Efe'nin bedenini bir üşüme alır. Yazın bile evinde soba yakmak zorunda kaldığını görenler, başta İzmir olmak üzere ona bu türküyü yakmışlardır. 

Özay Gönlüm'ün anlatımıyla:
Yıl 1922. Bir kara bulut ağmış İzmir yakasında. Sarıvermiş yurdumuzu dört baştan. Kadını, erkeği, hastası, dinci, yaşlısı, genci tek kuvvet olmuşlar. Düşmana karşı durmuşlar. Efeler yiğitler, omuz omuza, el ele. Mavzerini kapan, dah deyip çıkmış cavır düşmanına. Taşına toprağına, herkes kurban Anadolu'ma. Günler günleri, aylar ayları kovalamış, memleket yangın yerine dönüp dururken Mustafa Kemal adı sarmış her yanları. Yeşerdi vermiş tüm umutları. İşte o vakitler, Denizli'nin Yarengümesi'nde şimdiki adıyla Tavas'ta, bir Mehmet Efe yaşamış. Yüreği bir ateş, bir yelim, bir fırtınaymış. Yediden yetmişe herkes karşı koyarken düşmana, bir yanda bir bacağı kopuk Mehmet Efe, Mehmet Ağa. Balkan Harbi'nde şarapnel patlamış yanında. Bacağı gitmiş amma, yüreği bir yanardağ haa... Gökçen Efe, Yörük Ali, Demirci Efeler karşı koyarken düşmana, evde oturmak yaraşır mı ulen Mehmet Efe'nin şanına? Yaraşmaz elbet. Eyi eyi de günler geçmiş aradan. Mehmet Efe'me bir dert vermiş Yaradan. Kafasında kura kura, ''işe yaramıyom; düşmana, cepheye varamıyom'' diye başlamış üşümeye. Tövbe tövbe Yarabbim. Zangır zangır titremeye. Yazın bile zoba yanıyormuş yanında. Dokuz tane yorgan örtüyorlarmış üstüne, gine de üşüyom, donuyom diyormuş. Tasasından kahrolup ölüyormuş. Dee, ne vakit Mustafa Kemal Paşa, arkadaşları güzel yurdumuzdan kahpe düşmanı sökmüş. Koca İzmir denizine dökmüş. İşte o anda dehşet bir şey olmuş. Mehmet Efe'nin üşümesi, donması geçmiş. Yüreği tüm ulus gibi ferahlayıvermiş. Sonra... Sonra halk denen büyük usta bir türkü yakmış bu hususta; yıllar yılı çalınsın, söylensin diye. Buyurun Mehmet Efe'nin türküsünü dinlemeye.... /Özay Gönlüm

Zobalarında guru da meşe yanıyor efem
Yanıyor da Memet Efem de üşümüş de donuyor
Boncuklu da gelin ortalıkta dönüyor da dönüyor
Aslanım da efeler vay vay...

Gar mı yağıpba Yarengöme'nin dağına Efem
Memet Ağa'm da oturu da vermiş efelerin sağına
Çıkam ha der şu dağların başına da başına
Aslanım da efeler vay vay...

Yârengöme: Yârenlerin küme olduğu yer. Tavas'ın eski adı.
Türküde adı geçen Yârengöme, bugün Denizli'nin Tavas adıyla bilinen ilçesidir. Zamanla ilgili çok fazla ifade bulunmamakta.. Türküye ilham olan Mehmet Efe, vatan sevdasıyla yanıp tutuşurken hiçbir faaliyette bulunamamaktan donmaya başlar. Balkan Harbi'nde kaybettiği bacağı savaşmasına engel olmuş, bu durum onun mücadelesini istediği gibi verememesine sebep olmuştur. Bölgede mücadele eden Gökçen Efe, Demirci Efe, Ali Osman Efe, Yörük Ali gibi kahramanları gördükçe destek vermek ister; ama bunu yapamaz. Efelerin sağına oturması hasebiyle, efelerle görüştüğü düşünülebilir. Türküdeki isimsiz 'Boncuklu Gelin' ise Mehmet Efe'nin eşi olabilir.

Ata türküsüdür bu türkü. Hikâyesiyle daha bir anlam kazanır. Denizli'nin sanatçısı Özay Gönlüm kadar iyi söyleyen yoktur. Çünkü o, hem türküyü hem de hikâyesini yöre ağzıyla güzel okur. Hemşehrisi olmaktan gurur duyduğum üstaddır. Çatalçeşme'de gelene geçene gülümseyen heykeli vardır. Sanatı, Yâren'i, tiyatral gücü, Ege'ye hakimiyeti, yöre ağzı, halka ve müziğine olan aşkıyla bir efsanedir Özay Gönlüm. Türkü tadında kalın..

Derleme: 

Rahmetli Özay Gönlüm'ün okuduğu özgün hâli: https://www.youtube.com/watch?v=Xcw92Tab398
Türkülerin annesi Emel Taşçıoğlu2nun yorumu: https://www.youtube.com/watch?v=ACeL4GpO-Nk
@müverriheninkaleminden

Türkülerin Dilinden: Manastır'ın Ortasında

Türkü: Anonim
Türkünün Yöresi: Rumeli
Kaynak Kişi: Hayriye Hoşsu

Hakikâten şehrin ortasında bir havuz ve çeşme varmış.. İşte o meşhur türküye konu olan havuz; 

Fotoğraf: Yugoslavya Gurusu

Dimetoka: Batı Trakya'da Türklerin yoğun olarak yaşadığı, bugünkü Yunanistan şehri. Türküler anonim olunca müdahaleye açık oluyor. Türkünün sözleri değiştirilmiş: ''Dimetoka kızları'' olmuş ''bu yurdun/yurdumun kızları'' 

Manastır ise Makedonya'nın ikinci büyük şehri. Şehrin Makedonca adı Bitola. Bitola'yı, Makedonya'nın İstiklâl Caddesi gibi düşünün.. Mustafa Kemal Atatürk'ün askerî eğitimini aldığı yer. Manastır, şimdilerde Makedonya eli.. Şu bizim eski şehir, bizim eller.. tıpkı Selânik gibi.. Bizim olan ama bize kalmayan şehirler.. Ah bu özlem ve türküler de olmasa.. Nasıl tutacak, kucaklayacaktık birbirimizi.. Ordasınız işte, biliyorum. Gitmesek de/kalmasak da... bizim ve bizdensiniz. Şu sözlerin güzelliğine bakın hele..

Manastır'ın ortasında var bir havuz, cânım havuz
Dimetoka/Bu yurdun kızları hepside yavuz
Biz çalar oynarız...

Manastır'ın ortasında var bir çeşme, cânım çeşme
Dimetoka/Bu yurdun kızları hepsi de seçme
Biz çalar oynarız...

Manastır'ın ortasında var bir pınar, cânım pınar
Dimetoka/Bu yurdun kızları hepsi de çınar
Biz çalar oynarız...

Manastır'ın ortasında var bir çeşme;

Fotoğraf: kucukdunya.com

Ata türküsü Manastır, capcanlı bir türkü.. Nakarat sonları daha bir şen.. biz çalar oynarız, diyor dikkat ederseniz. Anonim bir ezgidir. Piyanoya çok yakışan türkülerden biridir. Ata'mın özlemle Manastır'ı, Selânik'i düşünmesi gelir gözlerimin önüne.. Çok derinlerden gelen hikâyesi vardır. Tüm Rumeli türkülerinde olduğu gibi de sözleri yakar geçer. Neşeli mi, değil, aksine hüzünlüdür. Gönlümüzün ortasına ateşi düşürüverir. Bir havuza, bir çeşmeye ''cânım'' diyecek kadar da benimser, kişi yapar sevdiği şehri o Rumeli. Cânım Rumeli.. Hele kadınlarını ayrı bir yere koyar. 

Türkünün Hikâyesi: Tarih, 1920. Millî Mücadele yıllarında Ankara'da bir direksiyon binası vardı. Ve o binayı Mustafa Kemal karargâh olarak kullanıyordu. Meclisi ve Kurtuluş Savaşı'nı bu iki katlı taş yapıdan yönetmekteydi. Ali Çavuş'tan başka bakacak kimsesi yoktu, bakımsızlıktan hasta ve zayıf düşmüştü. Bir gün yanına üvey amcasının kızı Fikriye Hanım, İstanbul'dan Ankara'ya gizlice geldi. Bu iki katlı soğuk taş yapıyı sıcacık bir yuvaya dönüştürdü, Mustafa Kemal'in hastalığıyla ilgilendi. Ona bakarken binadan piyano sesleri yükselirdi. Fikriye Hanım, piyanoda hünerli parmaklarıyla paşasına çok sevdiği bu güzel Makedonya türküsünü çalarak söyler, Mustafa Kemal de büyük bir keyifle dinlerdi. Sarı Paşa, bu türküden çok etkilenmiş, duygulanmıştır. Ah Fikriye Hanım... Mustafa Kemal'in yanında bir gölge gibi yaşayıp bir sır gibi ölen genç kadın. Gizli bir sevdadır bu, tek taraflı. Fikriye Hanım'ın akıbeti Mustafa Kemal'i derinden sarsar. Kendisi için ölüme giden bu genç kadının anısı onu hiç yalnız bırakmaz. 
...
Bu türkü aklıma Balkan Savaşları'nı getirir. Hatırlayın, o dönem insanımızın savaşın ortasından Anadolu'ya ve Doğu Trakya'ya göç ederken çektikleri ıstırapları. Yöneticilerin, ordunun üst kademesindeki subayların ve diğer amirlerin basiretsizlik ve aymazlığı ile yüzyıllardır en az Anadolu kadar bizim olan, hattâ İstanbul'dan dahi önce Türk toprağı olan Balkanlar'dan bahsediyoruz, ki bir daha dönmemek üzere gidişimiz gelir akla.. 
Osmanlı İmparatorluğu, Fatih Sultan Mehmet Han'a kadar topraklarının büyük bir kısmı Balkanlar'da bulunan, Anadolu'dan çok daha önce Balkanlara kendisini kabul ettiren, dolayısıyla Balkanlarda daha hızlı gelişen bir devletti. Yüzyıllar sonra buralardan hiç olmayacak şekilde çekilmesi ve insanların yaşadığı acılardan geriye bize bu güzel Rumeli türküleri kaldı.. Bu yüzden ne zaman bir Rumeli türküsü dinlesem içimi bir burukluk kaplar, bir parçamı eksik hissederim. 

İlgi alanımdan ötürü her dinlediğimde içimi sızlatır. Göçmen kardeşlerimiz ne hisseder siz düşünün.. ''Toprak nedir ki?'' diyoruz ya bazen, sanki dünya bizim olmuş da ait olduğumuz topraklar yaban ellerde kalmış gibi.. Bu duyguyu göçmenler daha iyi bilir. ''Nerelisin?'' diye sorduklarında o hasretliklerini iliklerinde hisseder, içleri cız eder. Atalarımızın bir zamanlar yurt yaptığı, at koşturduğu, kan döktüğü topraklara şimdi uzaktan bakmak.. Fevkalâde acı verici.. Bu yüzden bir parçamız Rumeli topraklarındaysa hep, bu türkünün alıp götürdüğü o yerlerden geri dönmek ne mümkün.. Rumeli göçmenlerine selâm olsun..

Mustafa Kemal Atatürk... Memleketi kurtarmak, teşkilâtlanıp yeni bir devlet kurmak, uygar bir millet yetiştirmek gibi birçok ömre sığacak işler yapması. Hâlâ güncelliğini koruması ve aramızda olmasının en büyük nedeni budur. 

Derleme:
 
Zülfü Livaneli ft. Elçin Bulut (Veda filminin en güzel sahnesinde o enfes türkü) yorumu: https://www.youtube.com/watch?v=Pfk31q-D_Mw
İskoç kökenli Türk müzikolog Paul Dwyer'in yorumu: https://www.youtube.com/watch?v=ICDEAylng8Q (Sen başka diyarlardan çık gel, bu toprakların türkülerinin çok güzel olduğunu bize anlat. Gururla helâl olsun, diyorum.)
Dilek Türkan & Salih Korkut Peker yorumu: https://www.youtube.com/watch?v=yXSX8Q6Kv2A
Adem Gümüşkaya ve iki tatlı afacanın yorumu: https://www.youtube.com/watch?v=fK89Byf6YgI

Türkü tadında kalın..
@müverriheninkaleminden

Türkülerin Dilinden: Mevlâm Birçok Dert Vermiş/Diley Diley

Türkünün Yöresi: Malatya
Güfte ve Bestekârı: Nevzat Gülöz
Kaynak Kişi: Kemal Çığrık
Derleyen ve Notaya Alan: Nidâ Tüfekçi


Kemal Çığrık Varyantı:                           Fahri Kayahan Varyantı:
 
Mevlâm birçok dert vermiş                     Mevlâm birçok dert vermiş
Beraber derman vermiş                         Beraber derman vermiş
Bu tükenmez derdime                           Öldürücü dertlere
Neden ilaç vermemiş                              Neden merhem vermemiş

Nakarat:                                              Nakarat:
Zâlim ağlatma beni                               Diley diley diley yâr
Derde bağlatma beni                              Diley diley diley yâr...
Gülüp sızlatma beni                               Diley diley yâr
Diley diley yâr...

Fani şu dünya fani                                 Fânidir dünya fâni
Alır da vermez yâri                                Alır da vermez yâri
Bu tükenmez derdimi                             Bu merhametsiz derdi
Tabipler de bilmedi                                 Doktorlar da bilmedi

Allah'ın verdiği dert                                 Dediler inanmadım
Gün olur gelir geçer                                Her söze aldanmadım
Aşka düşen yürekler                                Gelip gidene sordum
Yanar kül olur geçer                                Böyle âvare oldum

Mevlâm Birçok Dert Vermiş türküsü ''Diley Diley'' adıyla da bilinmektedir. Diley; yani gönül anlamında.. İki varyantı bulunmaktadır: Fahri Kayahan ve Kemal Çığrık Varyantı. 

Türkünün Hikâyesi: Avukat Selahattin Sarıoğlu'nun anlatımıyla Nevzat Gülöz;

''17-18 yaşlarındaydım. Nedime adlı bir kız vardı. Sık sık görürdüm onu. İçimde Nedime'ye karşı bir muhabbet kaynamıştı. Gördüğümde gözümü gözünden hiç ayırmazdım. Onun da bana karşı aynı duygularla dolu olduğunu, aynı duygularla baktığını düşünüyordum. Zaman zaman böyle konulara girmeden konuştuğumuz olurdu. Ama kesinlikle elim eline değmedi. Sonra tayin olup memleketleri Maraş'a gittiler. Bir yıl kadar sonra Maraş'a gittim. Orada bir
tepe mi ney vardı. Oraya gelirlerdi hep. Oraya gittim. Kardeşleri Rasim'i, Alaeddin'i gördüm. Soyadları Özdenören. Birbirimizi iyi tanıyorduk. Alaeddin sonradan öldü, Rasim hayatta. Televizyon programları yapıyor her ay, dinliyorum. Sohbet ettik biraz. Rasim'e dedim ki, 'Ablanız nasıl, ne yapıyor?' 'Ablamı nişanladık. On gün sonra gelin oluyor.' dedi... Allahhh! Maraş kafama geçmedi mi... Başım döndü, öyle kötü oldum ki... Dedim kendi kendime 'O benim artık anam, bacım.'

Eve geldim, uykum yok. Yatamıyorum. Tamburla bir şeyler çalıyorum. Dur ki dedim, sözlerini yazayım önce. gurban olduğum Allah herkese bir şeyler veriyorsun. Mevlâm birçok dert vermiş... Beraberinde derman veriyor. Verem olmuş, ilacını veriyor. Tifo olmuş, ilacını veriyor. Bu benim zalım derde -aşka neden ilaç vermedin? Diley diley... yani gönül gönül...''

Nevzat Gülöz'ün, üstüne böylesine güzel bir eser besteleyecek kadar sevdiği kız Nedime Özdenören, Kahramanmaraşlıdır ve Fen memuru olan babasının Bayındırlık Müdürlüğü'nde çalışması nedeniyle Malatya'da yaşamıştır. Nedime'nin bahsedilen ikiz kardeşleri Rasim ve Alaeddin Özdenören kardeşlerdir. Düşünce, şiir ve hikâye alanında edebiyatımızın önemli isimlerindendir. Nevzat Gülöz, Nedime'nin evleneceğini Kahramanmaraş'ta öğrenmiş, sonra gelip Malatya'da bestesini yapmış. Sonraları bestesini Sanatçı Fahri Kayahan'a dinletmiş ve beğeni kazanmıştır. Buruk bir sevdadan geriye böyle güzel bir türkü kalmış..
...
Mevlâm birçok dert vermiş... Dertler, sıkıntılar olmadan güzel günlerin kıymeti anlaşılır mıydı ki..? Şöyle de bir şey var: Allah sevdiği kullarını imtihan edermiş.. ''Derd-ü belâ, kemend-i mahbûbdur.'' der eskiler. Yani dert ve belâ, sevilenleri çekmek için atılan kementtir. Cenâb-ı Hak imtihan ediyor; o anda ne yapacaksın, nasıl davranacaksın diye.. Diken, gülün habercisidir, unutmamak lâzım.
...
Zeki Müren, Müslüm Gürses ve Selda Bağcan'dan dinlenesi güzide bir sanat eseri. Öyle nahîf bir türkü ki, Mevlâ'nın verdiği derdin üstüne bir de dileyyy çektiriyor. Efsane.. Böyle içli türküler akla Cemal Süreya'nın şu sözünü getiriyor: ''Hevesin, mutluluğun boğazda en sert kaldığı coğrafyanın çocuklarıyız.'' Gerçekten de öyle.. Yarım kalmaları ne de güzel anlatıyor türküler.. Bağlama olmadan da bu türkünün eksik kalacağı aşikâr.. Sesi türkülere çok yatkın olan Kerim Yağcı abimizin yorumu da kulağa çok hoş geliyor. Mevlâm ne güzel ses vermiş, maşallah :) Türkü tadında kalın..

Derleme:

Zeki Müren'in uzun havalı yorumu: https://www.youtube.com/watch?v=rQ-WN2nUlmg

@müverriheninkaleminden

Türkülerin Dilinden: Ninemin Mektubu-1 (Asker Mektubu)

Ninemin Mektubu-1: Çöz De Al Mustafa Ali
Eserin yazarı: Mehmet Yılmaz
Türkünün Yöresi: Denizli
Derleyen ve İcrâ eden: Özay Gönlüm

Ey benim cân-ı gönülden kursağımın incisi, gözümün zencisi, gıymatlım, çılbağım, bağrıyanığım, yetimim. Elimin asâsı, gönlümün tasası, evlerin yakışığı, gızların âşığı, çorbamın kaşığı, bidanem yavrımm benim. Nasısın bakem, eyi misin len? Eyi olman için dağları taşları, gurtları guşları, her şeyi yaratanıma dua edip oturuyom gari. Sen de benden gözü yolda, bağrı yufka ninenden sorarsan; şükürler ırabbıma eyiyim. Sen yavrımdan başka heç bi tasam yok. Anlat, köyün içinde ne havadislee vaasa hepiciğini yazın deyyon. Bizim köyün çobanı Mıstafaali aben vaa ya, malları güdüvemeyo gari. Zebebi de, geçenleede Iraz gızın kına gecesinde garılar toplandık; çengilee, çalgılaa başladılaa ünleşmeye. Tüm garılaa oynadılaa gari. Tam Mıstafaali abeyin garısı Ayşe'ye gelmişti sıra, oyneycem deye galkıvediydi. Çengilee, çalgılaa da susuveemedi mi len. Garıcağız ortalıkta sinek gibi galıgaldı. Sona ağlaya ağlaya eve gelmiş gari: ''Biz çoban garısı olduysak, insan değel miyiz?'' deye. Mıstafaali abeyin de ''Gız garı ne ağleyon?'' demiş, o da anlatıveemiş. Bi yol baktık ertesi gün, Mıstafaali abeyin malları güdüveemeycen gari, demiş. Köyün böyükleri hep Mustafaali abeyinin ayağına geldilee. Ee ne etcen yavrım, şimdiye gadar hep Mustafaali abeyin onların ayağına gideedi, işler değişti gari, accık da onlaa geliveesin. Len bizim oğlan, şu işi nası tamir edem, ne etceksek edem, deye. O da on parça çengiyi, çalgıyı şeherden getirceksiniz, sabahten akşama gadar bizim için çalıp çığırceklee, demiş. Mıstafaali abenin lâfını geri mi goyceklee ya, aldılaa geldilee gari çengiyi, çalgıyı on parça. Yeniden bi düğün gurdulaa. Hani öyle derlee; garı kısmına gökte düğün vaa desen merdiman dayeyip de çıkmaya galkarmış ya, garılar hepiciğimiz toplandık. Senin Ayşe gelin bi oyun döktürüveedi. Kahpanalı, dizleri de yorulmadı cavırın. Akşamüstü goyunları moyunları gütmüş, Mıstafaali abeyin eve gelmiş. Bakmış inahtar yok cebinde. E garı nerde? Düğün yerinde. İnahtaa nerde? Garıda :) Vaamış, habire oynayıpduru daha Ayşe... ''Gız Ayşeee, yörü gari garı, eve gidem. Şu evin inahtarını vee, yörü gari oynadığın yetee deyyom!'' Ayşe de evin inahtarını beline bağlamış ipinen, hem oyneyoomuş hem de ''Çöz de al Mıstafa Alim, çöz de al'' deyyomuş gâvır. 

Karabaş koyunumu güde güde getirdim 
Getirdim de gabardıcın (kaba ardıcın) dibine yatırdım
Ayşem sağdı ben bakırı götürdüm
Ablası güzel kendi karabaş koyunum

Çöz de al Mustafa Ali çöz de al
Çöz de al Mustafa Ali çöz de al...

Aşar isen karlı dağları aşalım
Geçer isen tozlu da yolları geçelim
Çeker isen güzel de kahrı çekelim
Çirkinlerin kahrı çekilmez güç olur

Çöz de al Mustafa Ali çöz de al
Çöz de al Mustafa Ali çöz de al...
...
Dinlerken gözümüzden yaşlar getiren bir Özay Gönlüm klasiği.. ''Asker Mektubu'' olarak da bilinir bu eser. Olur olmaz şeylere ''eeee olcek iş vaaa, olmicek iş vaa akideş'' dememize sebep olan güzide mektuplar.. Ninemin Mektubu, aslında köylünün kıvrak zekâsını ve hicvetme yeteneğini bizlere gösteren bir Özay Gönlüm derlemesi.. Rahmetli Özay Gönlüm, genelde bu mektupların sonunu bir türküye bağlar ve sazını konuştururdu. Mektuplardaki ninenin adı, Umman'dır. Çocukluğumdan beri radyolardan aşinâ olduğum o unutulmaz ses.. Ara ara dinleyerek ruhumu şenlendiririm. 

Türk Halk Müziği'nin unutulmaz isimlerinden Özay Gönlüm, Denizli'nin Tavas ilçesine bağlı Kızılcabölük Mahallesindendir. Özellikle Denizli yöresinin türkülerini, sesi ve üçlü sazı olan ''yâren''le mikrofonlara taşıdı. Çalıp söylediği Ege türküleri kadar taklit yeteneği, fıkraları, kullandığı Denizli şivesiyle halk kültürüne zenginlik kattı. Başta Zeki Müren olmak üzere pek çok sanatçıyla aynı sahneyi paylaştı. TRT programlarında, radyolarda görev aldı. ''Nineden Mektuplar/Umman Nine'' tiplemesiyle çok sevildi. Yabancı ülkelerde konserler vererek, başta Denizli ve Kütahya yöreleri olmak üzere pek çok yöreden 3000'in üzerinde türkü derledi. Tiyatral yeteneği, vokal yorumu, yöresel icrâ tekniği ve ''yâren'' adını verdiği üçlü sazıyla ile Türk Halk Müziği'nde bir ekol oluşturdu. Yâren, onun cura, bağlama ve çöğürü bir araya getirdiği üçlü enstrümanıydı. Türküleriyle beğeni toplayan Özay Gönlüm, akciğer rahatsızlığı sebebiyle 2000 yılında vefat etti. Bugün onun hâlâ severek dinlediğimiz ve düğünlerde yer verdiğimiz türküleri bizlere miras olarak kaldı. Ruhu şâd, mekânı cennet olsun. Dinlemenizi kat'iyetle tavsiye ederim. Türkü tadında kalın..

@müverriheninkaleminden

Türkülerin Dilinden: Ayvaz Güzellemesi


Ayvaz Güzellemesi

Siyah kâküllerin dökmüş
Kızıl güllere güllere
Ala/Elâ gözleri dikmiş
Tozlu yollara yollara/İnce yollara yollara..

Gel Ayvaz'ım dolaşalım
Çamlı bellere bellere...

Doldur elinden içeyim
Mest olup serden geçeyim
Seninle bile göçeyim
Uzak illere illere..

Gel Ayvaz'ım dolaşalım
Çamlı bellere bellere...

Okursun aşkın kitabın
Komadın âşıkın ta'bın
Akıttın çeşmimin âbın
Döndü sellere sellere..

Gel Ayvaz'ım dolaşalım
Çamlı bellere bellere...

Âşıklara vardır meyli
Riyâzet çekmişem hayli
Ben Mecnûn olam sen Leyli
Düşüp çöllere çöllere..

Gel Ayvaz'ım dolaşalım
Çamlı bellere bellere...

Köroğlu der budur derdim
Sarardı çehre-i zerdim
Şu benim nihanî derdim
Düştü dillere dillere..

Gel Ayvaz'ım dolaşalım
Çamlı bellere bellere...

Köroğlu

Bestesine meftûn olduğum eser.. Hem sözleri, hem ezgisiyle hiçbir zaman değerini yitirmeyecek olan türkülerimiz... Şöyle gözü kapalı, türküyü iliklerime çekerek dinleyince tozlu yollar şöyle dursun, tozu dumana katma hissi veren o muhteşem koşma ;) Samimi bir dost sohbeti olsa da, düşüp çöllere beraber dolaşsak Çamlıbelleri dediğim.. Burada kardeşten öte Canom'a selâmlar ♡

Köroğlu anlatmalarında türküleri, ''tarihi olayları konu alan türküler'' içinde değerlendirebiliriz. Köroğlu maceralarında kahramanların başında Ayvaz (Eyvaz/Övez) gelmektedir. Hattâ Köroğlu Destanı'nın bazı kolları başkahraman Köroğlu'ndan ziyâde Ayvaz'ın etrafında oluşur. Ayvaz, Köroğlu'nun hem evlâtlığı hem en yakın arkadaşı hem de sâkisidir. Destanın hemen her varyantında Köroğlu, Ayvaz için güvenilirliğinden, sadakatinden, cesaretinden, yeteneğinden dolayı türküler söyler.

Bu arada Anadolu'da ''bir Köroğlu, bir Ayvaz kalmak'' deyimi vardır ki Ege'de çokça kullanılır. 
- Nasılsınız? 
+ Nasıl olalım, kaldık bir Köroğlu bir Ayvaz geçinip gidiyoruz.'' şeklinde bir muhabbet döner misafirlikte.. Genelde çocuklarını uzağa göndermiş, evlendirmiş ebeveynler tarafından söylenir. Yani birbirine destek olacak başka kimsesi olmayan kişilerin başbaşa kalması anlamında.. Bazen günlük koşuşturmanın ardından sessizliğe kavuşunca ben de kullanırım bu deyimi, bedenimle ruhumu kastederek; ''Kaldın mı yine bir Köroğlu bir Ayvaz..'' şeklinde.. 

Bu zamana kadar dinlediğim en iyi Ayvaz Güzellemesi, kadife sesli Burcu Yeşilbaş'tan, buyurun: https://www.youtube.com/watch?v=JcjG7hI8ffA

@müverriheninkaleminden

Türkülerin Dilinden: Telgrafın Telleri


Türkünün Yöresi: İstanbul 
Kaynak Kişi: Ahmet Yamacı
Makamı: Uşşak

 Telgrafın tellerine kuşlar mı konar
Herkes/insan sevdiğine de cânım böyle mi yanar
Yanıma gel yanıma da otur yanıbaşıma
Şu gençlikte neler geldi câhil/garip başıma 

Telgrafın tellerini arşınlamalı
Yâr üstüne yâr/can üstüne can seveni kurşunlamalı
Yanıma gel yanıma da otur yanıbaşıma
Şu gençlikte neler geldi câhil/garip başıma 

Tellerin direkleri semâya bakar
Senin o ahû bakışın çok canlar yakar/O senin güzel gözlerin...
Yanıma gel yanıma da otur yanıbaşıma
Şu gençlikte neler geldi câhil/garip başıma
...

Bilenler bilir, bir zamanlar radyolarda çok sık çalan bir türküydü.. Anadolu'nun birçok yerinde bu telgraf direklerini görebilmek mümkündür. Metin Altıok, Yerleşik Yabancı şiirinde bahsetmiştir; ''Ah o telgraf direkleri, telgraf direkleri..'' şeklinde.. Anadolu'nun bozkırlarında sıkışıp kalmış insanın şehirden, gurbetteki sevdiklerinden haber bekleyişini anlatır. Bir de Erdem Bayazıt'ın;

Telgrafın tellerini kurşunlamalı
Öyle değildi bu türkü bilirim ..diye devam eden hasret kokan şiiri vardır..

Müziğin ezgisi hemen mutlu ediyor insanı; ama Telgrafın Telleri türküsünün arkasında acıklı bir aşk hikâyesi yatmaktadır.

Türkünün Hikâyesi: Hacer ve Recep isimli iki genç birbirini sever ve evlenmek ister. Ancak düğün masraflarını karşılayacak paraları yoktur. Bu yüzden köy muhtarına gidip ondan borç alarak işlerini görürler. Sonra evlerini kurarlar. Gel zaman git zaman borçlarını ödemekte zorlanırlar. Borç, yiğidin kamçısı tabii.. O zamanlar adamın yüreğini dağlayan cinsten.. Muhtar da birden paraya sıkışınca Hacer ile Recep tek varlıkları olan ineklerini satmaya karar verir. Ama tam inek satılacakken çalınır ve çiftimiz öylece kalakalır. Muhtara olan borçlarını ödemek için Recep'in aklına İstanbul'a gidip çalışma fikri gelir. Recep, şehre gider. Hacer ile artık sadece telgraf ile haberleşeceklerdir. Hani direklerin tepesine demirden ipler takmışlar ya.. Bu sırada eşlerin evliliğinin üzerinde kara bir gölge dolaşıyordur. Köyde Musa adındaki kişi, evli olduğunu bilmesine rağmen Hacer'in peşini bir türlü bırakmaz. Musa, Hacer'i kandırmak için plân yapar. Recep'in Hacer'e gönderdiği telgrafları Hacer onları okuyamadan alır, böylece Hacer eşinden uzun bir süre haber alamaz. Haber gelmeyince Hacer, telgrafın direklerine konan kuşları suçlar, telgrafı bozuyorlar diye.. Sonra Musa, Recep'in ağzından köye geri dönmeyeceğine dair Hacer'e telgraf yazar. Hacer'in aklı karışır, kan beynine sıçrar, deli divane dolanır ortalıkta. Recep şehre gitti, yeni bir yâr sevdi, diye söylentiler olur.. Eşinden telgraflarına cevap alamayan Recep de meraklanır ve köyüne döner. Hikâye burada biter. 

         

Burada telgraf üzerine biraz bahsetmek yerinde olacaktır. Bildiğimiz üzere telgraf, bir döneme damgasını vuran en hızlı haberleşme aracıydı. Alıcı ile verici arasında yazılı haberlerin, bilgi ve belgelerin iletilmesini sağlıyordu. Bugün dünyanın diğer ucuna saniyeler içinde ulaşan kısa mesajın görevini görüyordu yani. Mors alfabesinin icadıyla, elektrik akımıyla oluşturulan titreşimler, karşı tarafa bu alfabeyle yazılan birtakım işaretler vasıtasıyla iletiliyordu. Eski filmlerde tık tıktık şeklinde kesik kesik sesler çıkararak çalışan bu cihazlar, savaş zamanlarında bir dönüm noktası olmuştur. Telgrafın Telleri, elbette bir türküden ötesidir. Şöyle ki, telgraf; tarihimizin Millî Mücadele döneminde önemli rol oynamıştır. İstiklâl Savaşı'nın sembolü olmuştur. İngilizler İstanbul'u işgal edince, Anadolu'daki direnişçilerle İstanbul arasında haberleşmeyi kesmek için ilk telgrafhaneyi basmışlar; postacıları, telgraf memurlarını şehit etmişlerdir. Telgrafçı Hamdi Bey, gelişmeleri Ankara'ya geçer. Onun sayesinde İstanbul'un işgal haberi Ankara'ya çabuk ulaşmıştır. Hizmetlerinden dolayı yıllar sonra kendisine İstiklâl Madalyası ve Martonaltı soyadı verilmiştir. (16 Mart 1920) Telgraf savaşı nasıl yaşanmış, buyrun tık tık: https://www.turk.org.au/zaferin-adi-telgraf-telleri/

Telgrafın bu önemini Mustafa Kemal Atatürk kavramış ve onu vatanın kurtuluşunda bir silah olarak kullanmıştır. Nitekim Millî Mücadele'de savaşlar sonrasında yabancı gazetecilerin; ''Savaşı nasıl kazandınız?'' sorusuna M. Kemal: ''Telgrafın telleriyle'' diye cevaplamıştır. İngiliz istihbaratı, Anadolu'daki Millî Mücadele için Londra'ya raporlar gönderirken şunları yazmaktadır. ''M. Kemal, gittiği yerlerde en önce telgraf merkezlerini ele geçiriyor.'' Örneğin, Sivas Kongresi'ni takip eden Chicago Daily News muhabiri Louis Edgar Browe, şu haberi yazmıştır: ''Bu gece burada gördüğüm kadar iyi işleyen bir telgraf şebekesini ömrümde görmedim. Yarım saat içerisinde Erzurum, Erzincan, Musul, Diyarbakır, Samsun, Trabzon, Ankara, Malatya, Harput, Konya ve Bursa'yla irtibat halindeydiler. Telin bir ucunda M. Kemal oturuyor, öbür ucundaki komutanlar, mülki idare amirleri onun emirlerini sorgusuz sualsiz yerine getiriyordu. O şartlarda... muhteşem bir iletişim ağı kurmuştu.''

Resim: Sanatçı Şeref Akdik, Atatürk Telgraf Başında,
1934-İstanbul Resim ve Heykel Müzesi

Okuyanların dikkatini çekmiştir. (Umarım okumuşsunuzdur, diye düşünüyorum. Çünkü Nutuk'u okumayan Atatürk'ü anlayamaz.) Nutuk'un önemli bir bölümü Atatürk'ün telgraflarıyla doludur. Bu türkü çok güzel... Ancak bugünün nesli okumuyor. Bir şarkı, bir türkü dinleyip, bir film izleyip onu hemen tüketiyor, kafayı boşaltıyor, arka planını, hikâyesini merak edip araştırmıyor. Telgrafın telleriyle vatan toprakları nasıl kurtarıldı, öğrenilmesi gerek.. Öyle türkü deyip de geçmeyin, açın dinleyin, duygusuna ortak olun, millet olarak bu günlere nasıl geldiğimizi sorgulayın. 

Velhâsıl aşkın ıstırabı da, düşmana olan mücadelemiz de telgraf telleriyle işlenmiş bu topraklarda.. Postacı geldiğinde gurbetteki eşinden, kızından, oğlundan haber geldi diye sevinirlerdi bir zamanlar.. Gelen ya zarf mektuptu ya telgraftı. Şimdi ne o telgraflar kaldı ne mektup getiren postacılar.. Bu da teknolojinin vefâsızlığı işte..

Candan Erçetin yıllar sonra ''eski şarkılar gençlere emanet'' diyerek yarısı Yunanca, yarısı Türkçe olarak seslendirmişti türküyü.

''Selâmın geçiyor besbelli
Yeşerdi telgraf telleri.''
...

Derleme:


@müverriheninkaleminden

Türkülerin Dilinden: Şu Karşıki Dağda Kar Var Duman Yok


Türkünün Yöresi: Rumeli Göçmeni Hatay Türküsü (Bulgaristan/Deliorman)
Kaynak Kişi: Emel Akçay/Halide Alkan
Derleyen ve Notaya Alan: Muzaffer Sarısözen

Şu karşıki dağda kar var duman yok
Benim sevdiceğimde din var, iman yok (aman...)
Vardım baktım nazlı yarim evde yok

(Nakarat)
Ver benim sazım efendim ben gider oldum
Süremedim lavantayı konsola koydum

Şu karşıki dağda titirer dallar
Benim gönlüm arzu çeker, tomurcuk güller (aman...)
Kader kısmet böyleyimiş ne yapsın eller
...

Çok sevdiğim, buram buram Rumeli kokan bir türküdür; nağmelerinden anlıyorsunuz. Ancak. TRT kayıtlarına Hatay olarak geçmiştir. Bulgaristan, Türkiye sınırları dışında kalınca birçok Türk Anadolu'ya göçmüştür. Göçmenler de türkü, ağıt gibi kültür hazinelerini yerleştikleri yerlere taşımışlar ve böylece bunlar o illerin kayıtlarına geçmiştir. 

Nasıl da gönül telini titretiyor öyle, nasıl insanın içine işliyor ince ince.. İnce uzun nağmelere kayıtsız kalmak mümkün mü? ''Süremedim lavantayı konsola koydum'' dediğine göre kadın ağızlı bir türküdür, nâzenin durumunu ortaya koymuş. 

Hani insanın içi yanar da kelimelerle ifade edemez.. İşte böyle türküler dile getiriyor, dışa vuruyor hâl-i pürmelâlimizi.. ''Din var imân yok'' derken güzel bir tespit içeriyor; çağımızı özetlercesine.. İnsanların dini artık görünüşte. Herkes gösterme çabasında ama kalbiyle imân eden kalmamış. Kıyıda köşede gönül ehli, kalbi zengin insan bulursanız aman kaybetmeyin, değerini bilin. Öte yandan türkünün dizelerinde, sevilenin seven bir insana yakışmayan tavırlarda olması anlatılmaya çalışılmış. ''Kader kısmet böyleyimiş ne yapsın eller'' dizeleri ise, bir hayal kırıklığına dem vuruyor. Bu söze yüreğimi bıraktım. Çok çabalamak da yetmiyor bazen, alın yazısı müsaade etmiyor. ''Nasipte varsa gelir Şam'dan Yemen'den/Nasipte yoksa ne gelir elden.'' misâli..

Ah ki, insanların büyük çoğunluğu bu güzelim türkülerimizden habersiz yaşlanıp gidiyor, ne yazık ki.. Bunlar kültür hazinesi.. Popüler şarkılar çabuk tüketiliyor, unutuluyor; ama türküler öyle mi, zamana meydan okuyor. Ben burdayım, bu toprakların asıl sahibi benim dercesine..

Derleme: 

Bizim türkülerimize bizden daha çok sahip çıkan Paul Dwyer: https://www.youtube.com/watch?v=V5ODDNNl4d4

@müverriheninkaleminden

Türkülerin Dilinden: Aynalı Körük




Türkünün Yöresi: Yozgat
Kaynak Kişi: Yöre Ekibi
Derleyen: Süleyman Sökmen

Oğlanın adı Ömer
Belimi sıktı kemer
Benim ince belime 
Yârin ince beline
Yakışır gümüş kemer

(Nakarat)
Aynalı körük olmazsa 
Ben gelin gitmem
Ud-kemani çalmazsa
Aynalı körüğe binmem

Gel dağları aşalım
Hilâlde buluşalım
Girelim biz kol kola
Çamlık'ta dolaşalım

Ömer: 
Gitme fazla ileri
Gel bu işten dön geri
İnattan hayır gelmez
Küpe yap bu sözleri
...

Kadın ağızlı gelin havasıdır. Durduk yere oynatan ritimlere sahip, neşeli, bir o kadar atarlı, kaprisli bir türküdür kendisi :) Güzel Anadolu'mda gelinlik kızların kına gecelerini taçlandırır. Aynalı körük; eskilerin ''payton'' dediği at arabasına verilen isimdir. Faytonun gösterişlisi yani. Eski zamanlarda ata binen gelinleri biliriz. Düğünlerde gelinin taşınması için kullanılan süslü at arabası oluyor fayton. Düğünlerde ihtişam ve gösterişin olmazsa olmazlarındandı. Düğün merasiminde gelin evden alınır. Görkemli bir düğün isteyenler için, gelin evden aynalı körük ile çıkartılır, düğün yerine götürülürdü. Süslenmiş at arabası olan Aynalı Körük, bir zamanki düğünlerin vazgeçilmeziydi. Günümüzde tarih olan ve ismi türkülerde kalan faytonlar, eski zamanların en popüler taşıtıydı hâlbuki.. Türküye konu olan kişilerin evlilik süreci, bugünün düğün modasını şekillendirdiği özelliklere sahip olmasından dolayı önem teşkil eder.

Türkünün Hikâyesi şöyle: Türküde ismi geçen Ömer, marangozluk yapan bir gençtir. Sultan ise maddi beklentileri yüksek genç bir kızdır. İki genç, hayatlarını birleştirmek için nişanlanırlar. Ancak Sultan kendinden önce evlenen arkadaşı Felihan'ı kıskandırmak ve ona nispet yapabilmek için gösterişli bir düğün ister. Oğlan evine bazı şartlar öne sürer: önce gümüş kemer ister, sonra davul zurna yerine ud-kemani ile karşılanmasını ister, en son da fayton ister. Bunlar olmadan gelin gitmeyeceğini söyler. 

O zamanlar düğünlerin gösterişli olup olmaması, geline gösterilen özen ile doğrudan ölçülürmüş. Gelin gitmenin birtakım malî şartlara bağlı olması, o zaman için pek şaşırılası bir durum değildi aslında. Köyünde, kızlar düğün merasimi için ne talep ediyorlarsa, anne-babalar ne bekliyorsa Sultan ve ailesi de onu bekliyordu. Her şeyin en güzeline layıktı. Komşu kızından neyi eksikti? Filancaya yapılandan daha fazlası kendine yapılmalıydı. Öyle ya, böyle şeyler hayatta bir kere yaşanırdı. ''En görkemlisi olmalı'' diye düşündü içinden. El âlem ne derdi sonra? Herkes gıpta etmeliydi. Sultan'ın gümüş kemeri, gelinliğiyle oturacağı aynalı körük, kapılarında çalacak ud ve keman, olmazsa olmazlardandı.

Ömer ise yoksul, dedesi ile Sultan'ın beklentilerini karşılayabilmek için sıkıntıya girer. Sultan'ın her isteğini karşılayamayacağı için mahçupdur ve durumu dedesine anlatır.. Dedesi de torununa, Sultan kıza yalan söylemesini önerir. Bunun üzerine Sultan'a isteklerinin yerine geldiğini söylerler. Düğün günü gelip çatar. Babasının evinden aynalı körükle ayrılacağını düşünen Sultan beklediği olmayınca büyük hayal kırıklığına uğrar. Hemen orada kıyameti koparır, etrafı velveleye verir ve düğün alayı dağılır. Sultan daha sonra bu inadından pişman olur.
...
Türkünün özgün hâlinde yöresel şive olarak ''Aynalı Gölük'' diye geçer. Anadolu'nun kültürel zenginliğini ve hikâye anlatıcılığını gözler önüne seren bir türkü. Bu durum, türkülerin zaman içinde geçirdiği değişimi ve kültürel aktarım sürecindeki değişiklikleri de gözler önüne serer. Türküde adı geçen Çamlık mevkii ise, bugünkü Yozgat'ın Çamlık Millî Parkı'dır. 

Şimdilerde düğününe farklılık katmak isteyenler, nostalji olarak düğün arabası yerine fayton kiralıyor. Hele anneleri gibi ata binen gelinler de var. Yine de evlilik, maddi bir güç gösterisi olmamalı. Doğru kişiyi bulmak zaten çok zor.. Allah can sağlığı, ağız tadı, gönül huzuru versin.

Artvin'deki bir düğünden

 Derleme: 


@müverriheninkaleminden

Türkülerin Dilinden: Yeni Cami Avlusunda Ezan Sesi Var

Yunanistan/Selânik - Yeni Cami

Türkünün Yöresi: Selânik/Batı Trakya/Rumeli
Kaynak Kişi: Hüseyin Yaltırık
Derleyen: Kubilay Dökmetaş
Notaya Alan: İhsan Öztürk

Emine:
Yeni cami avlusunda
Ezan sesi var
Ezan sesi değil be annem
Sevdiğimin yası var

Hasan: (Nakarat)
Eller bana ağlamaz be annem
Karaları bağlamaz
Bir sevdiğim bir de güzel annem
Buna yürek dayanmaz

Hasan: 
Tabutumdan al kan akar
Cümle alem bana bakar
Genç ölümüm yürekler yakar
Dayan sevdiğim dayan

Emine: 
Yeni cami avlusunda 
Namazımı kılsınlar
Gelinlik elbisemi be annem
Başucuma koysunlar

Hasan:
Yeni cami avlusunda
Yeşil yapraklar
Gençliğime doyamadım be annem
Doysun kara topraklar

Hasan:
Mezarımı, mezarımı 
Yol üstüne kazsınlar
Gelen geçen 'Bir genç ölmüş 
'Eyvah, yazık' desinler

Emine:
 Mezarımı, mezarımı
Yol üstüne kazsınlar
Gelen geçen 'Bir kız ölmüş
Eyvah, yazık' desinler
...
Türkülerin içimizi yakması, iç yakarak yazılmasından dolayıdır. İşte onlardan bir tanesi de bu türkü. Müthiş bir Rumeli türküsüdür, ağıttır, can yakar. Sözleri bakımından incelendiğinde derin anlamlar içerir, sanki o ânı yaşatırcasına bir dram gibi bize aktarır. Ezan sesiyle ifade edilmek istenen, ölümdür. Bu ölümün ardından yarım kalmış bir sevdanın hikâyesi anlatılmaktadır. ''be annem'' diyerek anneye seslenme, sanki türkünün içerdiği kederi bir kat daha arttırmış. ''Tabutumdan al kan akar/Cümle âlem bana bakar/Genç ölümüm yürekler yakar'' derken ölen kişinin acı haberinin civar halk tarafından duyulduğu, ruhun mateme şâhit olduğu anlatılmaktadır. ''Ezan sesi değil be annem, sevdiğimin yası var.'' dizeleriyle, ezan sesine karışan gözyaşıdır. Söz sanatıyla, sevgilinin cenaze namazında ağlayışı ifade edilmiştir. Bu da türkünün edebî değerini göstermek açısından başarılı olmuştur. Soyut olarak; caminin avlusunda tabutun içindeki mevtânın, ezan sesini duymak yerine sevdiğinin yasını duymayı önemsediğini düşünebiliriz. ''Karaları bağlamaz'' diyerek kastettiği 'kara yazma' bağlamak; Anadolu'da kederin, yas tutmanın sembolüdür. ''Bir sevdiğim, bir de güzel annem/Buna yürek dayanmaz.'' dizesinde, ölenin ardından acısını iliklerine kadar yaşayan iki kişiden, sevdiği ve annesinden bahsedilir. Ayrıca ''Yeni Cami'' ve ''Mezarımı yol üstüne kazsınlar'' derken de mekân tasviri yapılmıştır.

Türkünün Hikâyesi: Balkan Savaşları sonrasında Selânik kaybedilir. Ama Selânik hâlâ bir Türk şehridir ve I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı Devleti'ni yalnız bırakmaz. Osmanlı Devleti'nin savaşa girdiğinin duyulmasıyla, artık vatan toprağı olmasa da Türklüğünü mutlak surette koruyan Selânik, yine de Osmanlı'ya asker gönderecektir. Selânikli Hasan da Yemen'de Osmanlı için savaşan Türklerden birisidir. Fakat Hasan nişanlanalı henüz birkaç hafta olmuştur. 

Yemen, yamandır. Yakılan ağıtta da söylendiği gibi 'giden gelmez.' Savaş biter, Arap ülkeleri kaybedilir. Ne Hasan döner geri ne de savaşa giden diğer Selânikliler.. Nişanlısı Emine, diğer gençlerin yavukluları ve eşleri gibi Hasan'ın ya ölüsünü ya dirisini çaresizce beklemektedir. O günlerde herkes Yemen'e gidenleri sağ döneceği umuduyla bekler ama bir taraftan da gidenlerin ölmüş olduklarını kabullenir. Hem umutlu bekleyiş hem kaybettiğini kabulleniş.. İşte böyle günlerin birinde Emine'ye haber gelir. ''Hasan geldi!'' Emine sözün gerisini duymak istemez, bir koşu meydana gider Hasan'ı aramaya. Herkese Hasan'ı sorar; sordukça karşısındakiler susar, onlar susunca Emine daha bir kızar. 

Hatice Molla kadın, Emine'nin kolundan tutar, Balkan Savaşı'nda gâvurun yaktığı Yeni Cami'ye götürür. Emine şaşkındır, olup biteni anlayamaz. Sağda solda ağlaşan kadınlar.. Yemen'e giden gelmiştir; ancak sağ değil, selâmet değil.. Dizleri boşanır, yere çöker; o sırada minareden ezan sesi yükselir. Emine'nin yere çöküp, acısına dayanamaz, Hasan'ın beylik tabancasıyla intihar edişi dilden dile yayılır. Hikâye Selânik'ten çıkar, türkü olur, kulaktan kulağa yayılarak Emine'yle Hasan'ın memleketine geri gelir. Türküyü yakan çok aranır, bulunmaz. Kimilerine göre ''İstanbul'dan Selânik'e gelen gezgin bir ozan'' yakmıştır. Kimileri ise; ''Türküyü Hatice Molla yakmış, hikâyeyle birlikte türkü de Selânik'ten çıkmıştır.'' der. Bir rivâyete göre ise, Emine ile Hasan cennette birbirlerine söylemişlerdir bu türküyü. 

Türküde seslenilen sevgili; eserde anlatılan ölümü bize yansıtan, ölen sevdiğiyle birlikte o acıyı çeken kişidir. Tabutun içindeki kişinin bir şehit cenazesi olduğu sezilmektedir. Bu türkü aynı zamanda Gâzi Mustafa Kemal Atatürk'ün sevdiği türkülerdendir. Ata türküsü yani.. Türküde adı geçen Yeni Cami, 1902'de Selânik'te yapılan bir Osmanlı camisidir. Adının 'yeni' olmasına bakmayın, Yeni Cami, Osmanlı döneminde Selânik'te inşa edilen son cami olma özelliğini taşır. Hamidiye semtinde kurulmuştur, bu yüzden 'Hamidiye Camii' olarak da bilinir. Halk arasındaki diğer ismi ise ''Dönmeler Camii''dir. Bunun nedeni, caminin Yahudilikten Müslümanlığa geçen bir cemaat tarafından yapılmış olmasıdır. Mimârı, İtalyan Vitaliano Poselli'dir. Müslüman olan zengin Yahudilerin mahallesinde bu cami tamamlayıcı bir unsur olmuştur. Osmanlı döneminden kısa zaman sonra cami özelliği ortadan kaldırılmış, arkeoloji müzesi, Selanik Belediyesi Sergi Salonu gibi işlevler görmüştür. 1924 yılından beri ibadete kapalı olan camide 2013 yılında (Ramazan Bayramı için) Gümülcine'den gelen medrese talebelerinin isteği üzerine 90 yıl sonra ilk kez ibadete açılmıştır. Sonra Müslümanların hükümetin atadığı müftüyü boykot etmesi sonucu tekrar kapanmış; 2018 yılı Kurban Bayramı'nda imam krizinin bölge halkının lehine çözülmesiyle tekrar ibadete açılmıştır. Ata toprağıdır Selânik.. Ecdâdımızın tam 482 yıl hakimiyetinde yaşamıştır. Yaklaşık beş asır.. Dile kolay... Ama biz hâlâ varlığını ruhumuzda hissediyoruz.

Türkünün hissiyatını sesiyle yansıtan Ahuzar ve Elçin Bulut'un yorumu tercihimdir. 

Derleme:

Veda filmindeki performansıyla Elçin Bulut yorumu: https://www.youtube.com/watch?v=HQxRV1x_jQ8

@müverriheninkaleminden