#yerlifilm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#yerlifilm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Filme Dair: Tamam Mıyız?


Türü: Komedi-Dram
Yapım: 2013 - Türkiye
Yönetmen: Çağan Irmak

Uyarı: Yazı, filme dair mecburî sürprizbozan içerebilir. 

''Temmuz yapma nolur, hayat böyle... Ne zaman bir şeyler ters gitse dünyanın sonu gelmiş gibi davranıyorsun. Lütfen bu kadar kırılgan olma, bu kadar duygusal olma bırak. Ya karınca ezilse ağlamaya başlıyorsun, çiçek açsa dünyalar senin oluyor. Görme bu kadar, görme, fark etme, vazgeç. Karınca bu, ezilmeye mahkum. Çünkü öyle yaratılmış. Sen n'apabilirsin !!!''

Temmuz olduğumu öğrendim. Her şeye duyarlı olmak fazlasıyla yorucu.. Hani Goethe demiş ya; ''Dünya, hassas kalpler için bir cehennemdir.'' diye..

İhsan, bedensel engeli nedeniyle annesine bağımlı olarak yaşamak zorunda olan ve içerisinde kısılıp kaldığı bu hayata günbegün daha fazla küsen genç bir adamdır. Hayalleri vardır; asla gerçekleşmeyeceğini düşündüğü bu hayallerin ukdesi ve annesine yük olduğu fikrinin ağırlığıyla yaşamdan kopmaktadır. 
Temmuz ise, idealleri doğrultusunda baba evinden ayrılan ve bu süreçte ayaklarının üzerinde durmak için çabalayan bir heykeltıraştır. Geçinebilmek amacıyla çocuk romanlarında çizerlik yapar ve iyi gittiğini sandığı bir ilişkisi vardır. Bir anda sevgilisi tarafından terk edilmesi ve elindeki işi kaybetmesi, hayatını daha da alt üst eder. Temmuz ve İhsan'ın yolları, hayatlarının böylesine karanlık bir döneminde kesişir ve bu tesadüf ikisinin de yeniden doğmasını sağlar.


Şu açıdan bakarsak; 
''Aşırı iyilikten ve duyarlı olmaktan zarar gelir mi? Bence gelir. En azından ben çok gördüm. Hayatımın belli bir döneminde yoldaki salyangoz ezilecek diye kederlenen biri gözlerimin önünde dünyanın en zalim insanına dönüştü. Boşuna dememişler. İyilikten maraz doğar, diye. 

Psikolojide aşırı iyi hali için birçok kavram ve tanım yer almaktadır. Toplumlar için iyi insanların varlığı her ne kadar önemli olsa da, bu halin dengede kalması kişinin hayrına olacaktır. Zira kendi ihtiyaçlarını görmezden gelen birinin bence başkasına hayrı uzun soluklu olmayacaktır. Bu halden çıkmam için kendime epey yatırım yapmam gerekti. 
Biz; çocukluğunda çok hırpalanmış, ötekileştirilmiş, duyguları istismar edilmiş, ihtiyaçları görmezden gelinmiş, boyundan büyük sorunlara gark edilmiş çocuk yetişkinler olarak sürekli yardım meleği olarak dolaşırız. Bunun belli başlı en büyük sebebi tamamen ''onay yarışı''. Yalnız sizinle bir gerçeğimi paylaşayım, siz kendinizi onaylamadığınız sürece 7 kat âlem bir araya gelip sizi onaylasa dahi, tamamlanmış olmuyorsunuz. İşte şimdi örselenmiş çocukluğumla tamamlandım.'' #yazar_okuur

''Ben dünyanın kralıyııımmmm..''

Replikler:

* İnsan eti ağırdır abi, taşıyamazsın. Bakma sen benim ufak tefekliğime. Dünyanın en ağır yüküyüm ben.
* Başka bir rengim ben. Bu dünyada doğmuşum ama kendime ait bir dünyam daha var. 
* Hatırlıyor musun? Benden utandığını, benim bir hata olduğumu söylemiştin. Ben senin milyonlarca sperminden biriyim. Sana göre bir hataysam eğer, bu senin bir hatan. O yüzden benden utanmaya hakkın bile yok. Ben ilk önce koşup düştüm anamın rahmine. Bence ben bir şampiyonum.... baba!
* İnsan yükü ağırdır demiştin, sen benim kanatlarımsın.
* - Tamam mıyız?
- Tamamız...
- Ben dünyanın kralıyımmmmm....

Filme Dair: İftarlık Gazoz


Türü: Komedi, dram
Yapımı: 2016 - Yerli film
Yönetmen: Yüksel Aksu

Uyarı: Yazı, filme dair mecburi spoiler/sürprizbozan içerebilir!!!

Her şey bir niyetle başlar..

Çocuk yıldızlardan Berat Efe Parlar'ı Güldüy Güldüy programından tanıyorum., burada da güzel bir oyunculuk sergilemiş. Ünlü komedyen Cem Yılmaz'ın oyunculuğunu hepimiz biliyoruz malûm. Filmi internet ortamından izlediğim için sansürsüz oluyor, dolayısıyla küfür sevmeyen kimseler için küfür içeren sahneler kulak tırmalıyor. Ama buna toplum olarak alışkınız, günlük hayatta çevremizde çok duyuyoruz/duymak zorunda kalıyoruz. Filmde dozunda işlendiğini düşünüyorum. Film, bir Ege köyünde geçiyor ve insanımızın şivesi öyle tatlı ki.. filme özgünlük katıyor. Cânım Ege.. 

Film 70-80'li yıllarda yaşanmış bir olayı anlatıyor, yani karakterler gerçek hayattan uyarlanma. Cibar Usta, Komünist Hasan gibi.. Ben o yılları yaşamadım ama filmde gazoz şişeleri, kapaklarını biriktirme, yakalı önlükler, tütün tarlaları, radyoda çalan şarkılar beni bir anda özlemini çektiğim (90'lar) çocukluğuma götürdü. Gelelim asıl konuya.. Arka fonda Özay Gönlüm: Aman aman Ayşem..., Cengiz Özkan türküleri çok güzeldi. Komünist Hasan karakteri, tipik emekçilerin hakkını savunuyor. Çocuk (Adem) da yaşadıklarıyla bağlantılı olarak onu örnek alıyor kendine. Yazları camide dinî eğitim veriliyor, çocukluğumun bir anısı daha.. Hoca, çocuklar için oruç farz değil diyor ama Adem de aslında orucu hoşlandığı kızdan ötürü tutuyor. Cami hocasının söylediklerinden çok etkilenip günahlarını sürekli bilinçaltında gözden geçiriyor, nefsini sorguluyor bir bakıma. Hele dil zinâsı, göz zinâsı, oruç kefareti konusunda. Gazozcu Cibar Usta Adem'i yanına çırak olarak alıyor. Ona işi öğretiyor ilk önce, sonra da çocuğun sırtından kazanıyor. Çocuğun hâli içler acısı.. Cibar Usta çırağına gazoz sattırıyor ama kendisi orucunu yiyor, iyi insanmış izlenimi veriyor. Çocuğun üzerinden geçinmeyi günah görmeyen ama çıplak turistleri görünce kaçan bir karakter. 


Oruç konusunda 61 gün kefaret detayı iyi işlenmiş. Çocuğun yazın kızgın sıcağında, hele ki Muğla'da millet denize girerken niyetli hâliyle gazoz satmaya çalışması izleyenlerin yüreğini burkmuştur.. Adem'in akşam ezanına birkaç saniye kala dayanamayıp orucunu bozması ve filmin sonunda bunun bedelini açlık grevi yaparak ödemesi üzücüydü. Filmi böyle hüzünle izlerken olayların seyri aniden, çok hızlı değişti. Komünist Hasan karakteri birden arabadan çıkan kişilerce vurularak öldürüldü. Burada sağcıların ortaya çıktıkları sahnede katil oldukları izlenimi verilmiş, bu yönünü sevmedim. Zaten solcu karakter de iyi, köylüyle, emekçiyle iç içe görüntüsü verilmiş. Adem'in Hasan abisiyle konuşmaları, Hasan'ın ona ideolojik kitap vermesi (Ekmeğini Kazanırken), çocuk yaşta fikir aşılaması büyüdüğünde de ona olan bağlılığını gösteriyor. Adem'in de sonradan sol görüşü benimsediği, bu yüzden hapse girdiğini görüyoruz. Ama Adem orucunu bozup vicdan azabı duyduktan hemen sonra olayların hızlanması, çocuğun bir anda büyüyüp yetişkin olmasıyla film bir boşluk oluşturuyor izleyicide. 

Filmin yönetmeni Yüksel Aksu, Ege filmleri yapıyor zaten. (Dondurmam Gaymak) Keyifle izlediğim, sosyal mesaj içerikli filmlerdi.. Yüksel Aksu, mesaj kaygısı olan bir yönetmen. Filmde de çok fazla mesaj ve bilinçaltı var.. Dondurmam Gaymak ile arasında benzerlikler bulunuyor. Filmin sembolü olan gazoz yönünden, Dondurmam Gaymak filmine selâm çakmış. Orada doğal dondurmaların yerine su, şeker ve gıda boyası içeren dondurmaları eleştirirken, burada gazozun yerine kolanın alması eleştirilmiş. Zirâ büyük markalar küçük esnafımızı zor duruma sokuyor. Bunun filmde işlenmesi hoşuma gitti. Öte yandan, 'Arabadaki eşek, sırtından geçinilen mesajı vermiş gibi.. fakat uyanmış bir eşek,' demişti arkadaşım sağ olsun.

Filmi izlerken açık bir komünist propagandası gibi duruyor. O dönemde sol iyi, sağ katil algısı oluşturulmuş. Yani bir taraf haklı-iyi, diğer taraf haksız-kötü olarak gösterilmiş. Fakat bazı kesimleri iyi gösterip bazı kesimleri kötü göstermesi çatışma filmi olduğunu gösteriyor. Ancak filmi, bir insanın hayat hikâyesi olarak izlemek gerek. O dönemde böyle şeyler yaşandı, bunların gerçek olduğunu biliyoruz ne yazık ki.. 70-80'li yıllarda sağ-sol çatışmaları yüzünden hayatını kaybeden bir sürü genç var. Ama ben taraf olmaktansa, hebâ olan asıl Türk Gençliği, diye bakıyorum olaya. İki görüşten de kişilerin yitip giden gençliği.. Ve bundan faydalananlar.. Film işte böyle nedenlerle dönemin taraflı anlatıldığı şeklinde tepki almış. Bu bakımdan haksız sayılmaz. Dinle ilgili mesaj verilmeye çalışılmış. Maç için namaz vaktini değiştirmek gibi ince eleştiriler de var. Karl Marks'a göre ''Din, bir afyondur.'' sözünden yola çıkarak 'Komünistler dinsizdir.' düşüncesi ve bunun filmde haksız çıkarılması ilginçti. Çünkü Hasan, Adem'e 'Hz. Muhammed'in (sav.) de bir bakıma devrimci olduğunu' söylüyor. Bu bakımdan düşünürsek haklıydı. Ben burada Komünist Hasan'ın duruşunu yönetmenin bir başka filmi olan 'Efeköy Entelköy'e Karşı' filmindeki ''Aşırı'' karakterine benzettim, öyle aykırı bir karakter yani. Kurduğu cümlelerle insanı düşünmeye, sorgulamaya sevk ediyor çünkü. 

Cibar Kemal karakteri, bizim Buldanlı Cibar Usta'dan uyarlandığından karakter uyuşmazlığı sebebiyle film dâvâlık olmuş bu arada. Sahildeki ısrarcı teyzeyi unutamazdım tabii ki :) 'Gelive baken bureye, yi guzum yi' :D Son olarak, kurgusu muhteşem bir filmdi. Oyuncular birbiriyle uyumlu, oyunculuklar zaten güzeldi. Eksileri olsa da artıları fazlaydı dediğim bir film. Film deyip geçmeyin, bazen bir film çok şey anlatır. Kesinlikle tavsiyemdir.

Filme Dair: Bizim Hikaye


Türü: Dram, aile
Yapımı: 2015 - Yerli film

Uyarı: Yazı, filme dair mecburi spoiler/sürprizbozan içerebilir!!!

 Biten bir dönemden bitmeyen hikâyeler..

Haksız yere hapse giren, özgürlüğü ve geleceği elinden alınan bir baba, 3 çocuğuyla hayata karşı tek başına mücadele etmek zorunda kalan güçlü ama yorgun bir anne, babasının itibarını geri kazanmaya çalışan bir evlât..

Ben o yılları görmedim; ancak anlatılanlar hep içimi ürpertmiştir. Darbe zamanlarında yaşamak insanların hafızalarında kötü bir anı bırakmış, böyle algılıyoruz o yılları.. Suçu günahı olmayan insanların hapisle, iftirayla, ölümle yargılandığı; hak, hukuk, adaletin olmadığı yıllar.. Farklılıkların kabullenilmediği, fikir ayrılıklarından ötürü sokak aralarında öldürülen insanlar.. Genç kızların inancından ötürü başörtüsüyle okula alınmadığı yıllar.. Hâliyle duygusal olarak etkileniyoruz. Benim en çok etkilendiğim filmler, geçmişle bağı olan, yaşanmışlık taşıyan, konusunu gerçek hayat hikâyesinden alan filmlerdir. 

Oyuncu kadrosu daha önceden gözüme âşinaydı, burada da başarılı bir performans sergilemişler. Rolünü sahiplenen, seven oyuncular performansıyla kendini belli ediyor zaten. 80 darbesi yıllarını düşünürsek film bizi o yıllara götürmekle kalmıyor, âdeta yaşatıyor. Bu bakımdan senaryosu çok güzel. Öte yandan, filmde oyuncuların yargılanmaktan çekinmeden gerçekliği yansıtmak için başörtüsü takmaları güzeldi. Malûm, Müslüman bir ülkede yaşayıp da başörtüsünü filmlerde ve dizilerde görmek alışık olmadığımız bir durum. Anadolu kadını başörtülü olsa da, televizyon sektörü gerçeklikten uzak.. Bu film bu gerçeklik yönünden baş tâcı edilmeyi hak ediyor. Bu yüzyılda bu sorunları artık aşmalıyız diye düşünüyorum.. Reyting derdi mi, her kesime hitap etmeye çalışmak mı bilemem, ama başörtüsü ekranlardan bilerek uzak tutuluyor. Hâliyle hakikâte hizmet etmeyen bir yapımda eksiklik göze çarpıyor. Eğer kendi kültürümüze (din, tarih, edebiyat) daha çok hitap eden yapımlar yapılsa sinema sektörümüz gelişecek, buna inanıyorum.

Filme geçecek olursak; başlangıçta askerler adamı evinden apar topar götürüyorlar. Suçu sağcı olmak mı yoksa solcu mu olduğu belli değil. Hoş, yitip giden Türk gençliği olduktan sonra.. Aile babası İsmail Yılmaz, bir yazar. Kitaplarını sakıncalı gördükleri için içeri alıyorlar. Arkasında hamile eşi Nimet, yanında iki çocuğuyla gözü yaşlı tek başına kalıyor. Film zaman geçişli; geçmişle bugün arasında gidip geliyor. İsmail'e hapiste hücre cezası veriyorlar. Hücredeki kötü koşullardan etkilenen ciğerleri buna dayanamayıp vefat ediyor. Seneler geçiyor, çocuklar büyüyor, anne Nimet gözleri hep hüzünlü ama dimdik, mağrur tavrını koruyor. En büyük oğulları Ahmet, avukat çıkmış ve haksız yere hapis yatan babasının hakkını arıyor. Babasının hatırasına o kadar bağlı ki, onun itibarını kanıtlamayı dâvâsı bilmiş. Hattâ bu yüzden uyku sorunları yaşıyor. Bunda biraz da çocukken babasına verdiği sözün etkisi var. Derken babasının hapiste yazdığı günlük ortaya çıkıyor. Okuyunca babasının ne zor günler geçirdiğini bir kez daha anlıyor. Annesi oğlunun artık babasının dâvâsı peşinde koşmasını istemiyor, her anne gibi evlâdının kendi hayatını kurmasını istiyor. Ancak Ahmet, babasının dâvâsı sonuçlanmadan pek gönül işlerine bakacak gibi değil.. Hem de yıllar sonra Hukuk fakültesinden araları yakın olan arkadaşı Nesrin gelmesine rağmen.. Bazen babasının yakın arkadaşı Sahaf Musa amca ile görüşür. Bir gün orada Elif'le karşılaşırlar. Elif doktor, aynı zamanda benim gibi müzehhibe. Kardeşinin arkadaşı. Kader işte, hani nikâh önce göklerde kıyılır, derler ya.. Tuğba da abisiyle Elif'i yıllardır tanıştırmak istemiş meğerse... Nesrin Ahmet'i kazanamadığı için şehirden ayrılır. Ahmet yeni mahkemede babasının günlüğünü delil gösterir. Darbe döneminde gururu, itibarı zedelenen herkes adına, inancı düşüncesi ne olursa olsun soğuk koğuşlarda ölenler adına babasının iâde-i itibarını ister. Ve dâvâ düşer. Babasının itibarını geri kazanan Ahmet artık huzur bulacaktır. Mutluluk içinde babasının hayalini görür ve peşinden gider. Babasının annesiyle karşılaştığı yerde Elif'le karşılaşır. Aile yadigârı risâleyi ona teslim eder, Elif de tezhiplerini yenilediği risâlenin ona ait olduğunu anlar. İkisi de bakışlarıyla izdivacı kabul ederler ve mutlu son.. 

Alın size yaşanmışlık.. Sıcacık bir hikâye.. Bizim tarihimizden, bizim memleketimizden.. Bizim Hikâye. Filmde rahatsız edici hiçbir şey yok, aksine örnek alınacak şeyler var. Aile olmanın önemi, bir dâvânın, bir amacın peşinden gitmek, bayram namazı, el öpme âdeti, bayramda mezar ziyareti, nezih ortamlar, iyi insanlarla ilişkiler.. Ayrıca filmde sözü geçen Marmara Kıraathanesi de gerçek. Dönemin şair, edip, yazar, mütefekkir, devlet adamı gibi farklı insanların bir araya gelip fikir alışverişinde bulundukları samimi bir ortamdır Marmara Kıraathanesi. İzlemenizi tavsiye ederim. 

...
・''Ne kadar düşersen düş, kalkmayı bileceksin. Asla pes etmeyeceksin. Söz ver bana.''
・''Baba, biz şimdi eve bayram mı götürüyoruz? Annem, bayram namazından dönen çocuklarla babaları eve bayram götürürmüş, dedi. ''
・Herkesin saklı bir hikâyesi vardır.
''Tutkulu gençlerdik biz. Azmimizin elinden hiçbir şey kurtulamazdı. ''
・''Korkarsan hayat boyunca hiçbir şeyle mücadele edemezsin.''
・''Temel hak ve hürriyetlerden bahsederken bir insanı inancından ötürü yargılıyorsunuz. Ben buraya adalet öğrenmeye geldim, ders geçmeye değil. (Hukuk Fakültesi)''
・''Çocuklarım olduğunu, mutlu bir ailem olduğunu hayal ederdim hep..''
・Cezaevine girdiniz mi bir kere, oradakilerden hiçbir farkınız kalmaz.

Son sahne ne kadar da güzel;

Filme Dair: Ertuğrul 1890 (Kainan 1890)


Türü: Tarih, dram
Yapım: 2015 - Türkiye/Japonya

Uyarı: Yazı, filme dair mecburi spoiler/sürprizbozan içerebilir!!!

Bir film, ortak geçmiş..

Film deyip de geçmeyin.. Bazen bir tek sanat eseri toplumları yıllarca etkileyebiliyor. Bu gibi konusunu gerçek hayattan almış, birebir yaşanmış tarihî ve biyografik filmler insanda manevî anlamda güçlü bir etki bırakıyor. Tarih derslerinde etkinlik olarak da izletilebilir..

''Ertuğrul 1890 (Kainan 1890)'' filmi,  Türk-Japon dostluğunun mimarlığını üstlenen iki olayın sinemaya uyarlanma şeklidir. Türk-Japon yapımı olan filmin yapımcılığını Japonya tarafından Ertuğrul Film Partners, Türkiye tarafından ise Kültür ve Turizm ve Bakanlığı üstlenmiş. Film, Ertuğrul Fırkateyni Faciası'nın 125. yıl dönümü dolayısıyla çekilmiş. Yönetmenliğini Mitsutoshi Tanaka, tarih danışmanlığını ise İskender Pala yapmış. Filme konu olan bu dostluğun müsebbibi ise; yüce gönüllü insanların yapmış oldukları fedakârlıktır. O zaman filme geçelim:

Ertuğrul Fırkateyni Tablosu

- Türk-Japon dostluğunun birinci sebebi; Ertuğrul Fırkateyni'dir. 1887 yılında Japon bir heyet İstanbul'a ziyarete gelir. Dönemin padişahı II. Abdülhamid'in emriyle Osmanlı Fırkateyni Ertuğrul'un, iâde-i ziyaret için Japonya'ya gönderilmesi kararlaştırılır. Ertuğrul Fırkateyni zamanına göre modern teçhizatlarla donatılmış olmasına rağmen yine de eskidir. Gemi Japonya'ya varana kadar uğradığı her limanda müslüman halk tarafından çok güzel karşılanır. Sonunda Ertuğrul Fırkateyni, 7 Haziran 1890'da Japonya'nın Yokohama Limanı'na varır. O gemi Akdeniz'i aşmış, Kızıldeniz'i geçmiş, Hint Okyanusu ile mücadele etmiş ve o tarihe kadar en uzak noktaya gidebilen Türk donanma birliği olmuştur. II. Abdülhamid'in özel elçisi ve aynı zamanda Ertuğrul Fırkateyni'nin komutanı Osman Paşa, Japon hükümeti ziyaret eder ve padişahın gönderdiği emanetleri takdim eder. Aynı yılın 1 Eylül gününde dönüş hazırlıklarını tamamlayan Ertuğrul Fırkateyni, Japonya'da tayfun mevsimi olmasına rağmen yola çıkar. Gemi, İstanbul'a dönüş yolunda fırtınaya yakalanır, Kushimoto kıyılarında (Oshima Adası-Kashinozaki Feneri) kayalıklara çarparak 618 kişilik mürettebatıyla sulara gömülür. O gün bu acıyı bizimle beraber yaşayan ada halkı, canlarını hiçe sayarak denizcilerimizi kurtarmaya çalışır. Kurtulan ise sadece 69 kişidir. Onlar da Japon köylüler tarafından büyük fedakârlıklarla uzun süre misafir edilir. Yoksul köylüler denizcilerimizin yarasını sarmış, rızıklarını bölüşmüş, hattâ onların memleketlerine dönebilmesi için aralarında para toplayıp onlara yardım etmişlerdir. Denizden çıkarılan 150'ye yakın naaşlar ise fenerin yakınlarına törenle gömülür. Daha sonra buraya Türk-Japon dostluğunun sembolü niteliğinde ''Şehitlik Anıtı'' dikilir. Bugün hâlâ şehitlerimizin mezarları oradadır ve işte o ada halkının torunlarına emanettir. Yine bugün düzenli olarak şehitliğin bakımı yapılmakta, temiz tutulmaktadır. Şehitliğin yanı başında 1974'te açılan ''Türk Müzesi''nde sualtı kazılarıyla batıktan çıkarılan parçalar, Osman Paşa'nın portreleri, ve gemiye ait resimler sergileniyor. Bu müze ziyaretçilere faciayla ilgili önemli bilgiler sunuyor. 

Ertuğrul Fırkateyni Şehitlik Anıtı

İşte bu trajik olay, iki halkı birbirine yaklaştırmış ve uzun yıllar sürecek kadim dostluğun tohumları böyle atılmış. O gurbet topraklarda görevi sırasında şehit düşen denizcilerimizin kimisi evli, kimisi bekârdı.. Geminin mürettebatının aslında birer oğul, birer baba, birer kardeş, birer eş olduğu düşünülürse yaşanılan bu meyûs olayın ne kadar müteessir olduğu daha idrak edici olur. Hani derler ya; ''Gidip de dönmemek, dönüp de bulamamak var.'' diye.. Sanki bu söz Ertuğrul Fırkateyni mürettebatı için söylenmiş olsa gerek.. Mekânları cennet, ruhları şâd olsun.. 

Kushimoto Belediyesi'nden Norihiko Wakutani'nin duygu yüklü şu ifadelerine kulak vermek gerek: ''Ne zaman şehitliğe bir Türk heyet gelse bugün olduğu gibi ince bir yağmur başlıyor. Ben buna defalarca şahit oldum. En son 3 ay önce Türkiye'nin yeni büyükelçisi geldiğinde de hafif bir yağmur başlamıştı... Biz bu yağmuru 'şehitlerin sevinç gözyaşları' olarak görüyoruz.''
Şehitlerimizi nasıl da bağırlarına basmışlar değil mi..? Bizde hâlâ bakım ve onarım bekleyen ecdâd mezarlarını düşününce insanın yüreği sızlıyor..

Can Yücel'in şiirinde değindiği gibi:

''O kadar da önemli değildir bırakıp gitmeler, 
arkalarında doldurulması mümkün olmayan boşluklar bırakılmasaydı eğer..
Dayanılması o kadar da zor değildir, 
büyük ayrılıklar bile, en güzel yerde başlatılsaydı eğer..
Utanılacak bir şey değildir ağlamak,
Yürekten süzülüp geliyorsa gözyaşı eğer..
Su gibi akıp geçerdi hiç geçmeyecekmiş gibi duran zaman,
beklemeye değecek olan gelecekse sonunda eğer..
...
mâzilerinde görkemli bir yaşanmışlığa tanıklık etmiş olmasalardı eğer..'' 

- İkinci dostluk sebebi ise; kurtarma operasyonudur. 1985 yılında İran-Irak Savaşı sırasında haberlerde, Saddam'ın emriyle Tahran hava sahasının sivil uçaklar için güvenli olmayacağı, aksi takdirde havada görülen her uçağın düşürüleceği açıklanmıştı. Japon vatandaşlar da diğer ülke vatandaşları gibi havaalanına doluşmuş; ancak bilet bulamamıştı. Tüm Avrupa ülkeleri uçak göndererek vatandaşlarını Tahran'dan aldırır. Bu zaman zarfında sadece Japonya bölgeye uçak gönderemez. Dönemin başbakanı Turgut Özal devreye girer ve THY aracılığıyla uçak gönderip ölümle burun buruna gelen Tahran'daki 215 Japon vatandaşı tahliye ederek kurtarırlar.

Ertuğrul Fırkateyni mürettebatı

''Ertuğrul 1890'' filmi, işte bu elîm kazayı konu edinmiş olup, kazayı geçiren mürettebat ile onlara yardım etmeye çalışan yerli Japon halkın çaresizlik içinde birbirlerine karşı neler hissettiklerini anlatır. İki ülkenin ortak geçmişi açısından önemli olan bu iki olayın gelecek nesillere aktarılması bakımından faydalı bir yapım. Ertuğrul Fırkateyni, Türk-Japon dostluğunu tescilleyen bir olay niteliğindedir. Bugün oraya gidecek olsak kasabanın tabelalarından tutun, yemek menülerine kadar Türk kültüründen izler görmek mümkündür. Bizler ne kadar tarihe vefa duymayan, kimilerinin geçmişini merak bile etmediği, bu gibi önemli hadiseleri unutmuş insanlar olsak da Japon dostlarımız unutmuyor, bunu Türklere karşı vefa borcu sayarak her sene Ertuğrul Fırkateyni'nin yıl dönümünde o acı günü yâd ediyorlar. Tarihimizdeki bu gibi önemli olayların gözden kaçırılmaması gerekiyor. Özellikle sayın yetkililerin unutmaması büyük önem arz ediyor.

Köklü bir geçmişe sahip onurlu bir millet olarak, tarihimizde filmlere konu olası destanlaşmış nice örnekler var. Artık başka ülkelerin filmlerinden uyarlama yapmayı bırakabiliriz meselâ.. Bu gibi fedakârlıkları unutmayıp, gelecek nesillere aktarmak gerek; çünkü bugün bu topraklarda yaşıyor oluşumuz bu fedakârlıklar sayesindedir! 

Filmde Japon samuray arması dikkatimi çekti. Ayrıca Türk bayrağındaki ay ile Japon bayrağındaki güneş, sınırları aşan bu dostluğun sembolü olsa gerek.. Hocamızın tavsiyesiyle izlediğim bu duygusal filmi izlemeyenlere tavsiye ederim. İyi seyirler..

Replikler:

''Nereli olduklarının bir önemi var mı? Bu bir insanlık görevidir.''
* İnsanının kalbi o ülkeyi taşır.